Afiyet olsun!

16 Ekim Dünya Gıda Günü. Gıda, aslında gezegenin en kritik meselesi

İhtiyaçlar hiyerarşisinin ilk basamağında ama bize dışarıdan bakan biri futbol ve siyasetle doyduğumuz kanısına varabilir. Belki, yeterince gıdamız olmasından bu durum. Zira, ancak mahrum kaldığımızda ya da fiyat artışında değerini anlıyoruz gıdanın. Halbuki, patates-soğandan beşi bir yerde yaptığımız günlerin üzerinden daha birkaç ay geçti. Soğan hırsızlığı bile gördük o günlerde.

Tabii bu yoksunluk bizim coğrafyada genellikle dönemsel yaşanıyor. Ancak dünyanın başka bölgelerinde maalesef 820 milyon insan aç. 150 milyon çocuk yeterli beslenemediği için boy kısalığı yaşıyor, 50 milyon çocuk düşük kilolu. Buna karşın 790 milyon insan ise obez. Rakamlar, eşitsizliğin fotoğrafı adeta. Gıdanın politik yüzü maalesef böyle. Zaten gıdanın kendisi politik. İklim kriziyle de, göçler, savaşlar ve çevre katliamlarıyla da birebir bağlantılı. Her birinde de bizim bireysel tercihlerimizin payı var.

Mesela palm yağıyla üretilmiş paketli gıdaların devamlı müşterisiysek, Endonezya’daki yağmur ormanlarının talan edilmesine de destek veriyoruz. Öğle yemeğinde tercihimizi hamburgerden yana kullandıysak, soya üretimi için orman yakılmasına ortaklık ediyoruz. Alışverişimizi üretici pazarından değil de marketten yapıyorsak bir aileyi daha topraktan koparıyor, beyaz ay çekirdeği yerine Çin’den gelen Dakota çekirdeği çitliyorsak bir çiftçinin daha iflasa sürüklenmesine vesile oluyoruz. Yani; Nâzım Hikmet’in tabiriyle “Kabahat senin demeğe de dilim varmıyor ama - kabahatın çoğu senin, canım kardeşim”...

Afiyet olsun


Beslenmede çesitliliği koruma çağrısı

Bu fast food ve süpermarket bağımlılığına karşı mutlaka bireysel değişim yaratmalıyız. Kentleşme, yeme alışkanlıklarımızı kökten değiştirdi. Artık daha fazla işlenmiş gıda, şeker ve tuz tüketiyoruz. Bu da ciddi bir hastalık yükü getiriyor. Soframızı hem sağlığımıza hem de çevreye etkisine göre düzenlemek kabahatimizi azaltabilir. Mesela, alışverişte yaşadığımız kentin çevresinde tarım yapan aile çiftliklerine öncelik verebiliriz. Ya da gıda toplulukları kurarak, doğada yıkıma neden olan kimyasalları kullanmayan çiftçileri destekleyebilir, Greenpeace’in kampanyasına katılarak belediyelere üretici pazarları açması için baskı yapabiliriz. Zira, yakınımızda bir üretici pazarının olması; tek tip tarım düzeninde bir gedik açılması demek. Çünkü mevcut düzen, biyoçeşitliliği bitirdi. Hep aynı tip gıdalarla besleniyoruz. Buna karşın BM Gıda ve Tarım Örgütü ise, beslenmede çesitliliği koruma çağrısı yapıyor. Önerileri ev bahçeleri ve çiftlik evinde gıda üretimi modellerinin yaygınlaşması, karışık ekim, unutulmuş yerel türlerin toprakla buluşması..

Atabileceğimiz bir diğer önemli adım da gıdayı çöpe atmamak! İhtiyacımızdan fazla alıp önemsemeden çöpe atıyorsak, o gıdanın çevre maliyetine de ortak oluyoruz. Fazla Gıda’nın paylaştığı rakamlara göre, Türkiye’de yılda 65 milyon ton gıda atığı oluşuyor. Maliyet 300 milyar lira. Bu atığın yüzde 60’nın engellenebileceği belirten Fazla Gıda, 2.5 yılda 12 bin 300 tonluk gıdayı çöp olmaktan kurtarmış. 36 şehirde faaliyet gösteren oluşum, 100 dernek ve gıda bankasıyla çalışıyor ve satılma özelliğini yitiren gıdaları ihtiyaç sahipleriyle buluşturuyor.