Bak oğlum, git!

9 Aralık 2019

ABD ve Avrupa gazetelerine göre, son dört-beş gündür, ortada bir “’Yunan Tehdidi” dolaşıyor. Bu haberlere--aslında “yorumlara” göre demek lazım--Yunanistan, “Türkiye’nin Akdeniz’i yeniden bir Osmanlı Gölü haline çevirmesine kızıyor” imiş.

Yunanistan “Aslansın sen... Sen yaparsın!” dolduruşuna son getirildiğinde, 30 Ağustos 1922’ye kadar Yunan ordusu 11 bin 678 ölü vermişti. Bu rakama 2 bin 500 gönüllü Ermeni de dâhildir! Eylül’e kadar Ege’yi tümüyle yakarak geri çekilen Yunan birliklerinin kayıpları doğru dürüst belgelenmedi. Ama onları İzmir’e getiren ve geri götüren İngiliz-Amerikan gemilerinin kayıtları ciddiye alınacak olursa, bu rakam çok çok daha yüksektir!

Ama kavgada yumruk sayılmazmış. O zamanki Yunan kralının ifadesiyle “Yunanistan’ın yüzölçümü bir yılda iki katına çıkacak!” diye elin âlemin memleketini işgal edersen, biraz kaybın olacak ister istemez. 1821-1830 arasında Yunan tarihlerinde Elliniki Epanastasi (Yunan İhtilali) diye kaydedilen olup-bittiden sonra, Yunanistan hiç ama hiç, önce Osmanlı ile sonra da Türkiye ile samimi, art niyetsiz bir dostluk siyaseti gütmedi. Ege’de petrol olduğu yolundaki 1974’te söylentiler çıktığında bile “dostumuz ve NATO müttefikimiz” Yunanistan, ayak basacak yeri bile olmayan kayalıklara 12 mil karasuyu, Türkiye ile eşit uzunlukta kıta sahanlığı ve 10 mil hava sahası ilan etmişti!

Bu şımarıklığın arkasında hala Yunanistan egosunda önemli yer tutan Lord Byron şiirleri vardır. Bu şiirlerin şairin cinsel eğiliminin sonucu olduğunu bilmeyenler açısından sanılır ki bütün batı Hıristiyan kültürü, Elen uygarlığı üzerine kurulmuştur!

Aynı şımarıklık, 1992’yılında Tabip Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ve üç çocuğunun evlerinin banyo küvetinde katledilmesiyle başlayan Kıbrıs Katliamlarına kadar devam etti ve bugünlere geldi.

Sözde Kıbrıs devletinin (gerçekte Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin) haklarına dayanarak, Akdeniz’in doğusunu Türkiye’ye, Libya’ya (ve Filistinlilere) yasaklayabileceğini sanan Yunanistan başını, 27 Kasım’da Türkiye ile Libya’nın imzaladıkları deniz yetki alanları sınırlandırmasına dair mutabakat muhtırasına çarpıverdi. Yunanistan batı basınının dolduruşuna o kadar çabuk kapıldı ki, ilk iş olarak Libya’nın Atina’daki büyükelçisini istenmeyen adam ilan edip, ülkeden kovdular.

Bu tam bir beceriksizlik ve kriz yönetme yeteneğinden yoksunluk göstergesidir. Yunanistan’ın şu anda en çok ihtiyacı olan şey, Libya’da olup biteni anlamak ve dikkatle takip etmektir; Libya ile iletişimi kesmenin Yunanistan’a ne faydası olabilir ki?

Yunan gazetelerini, yaşını başını almış, iki ülke ilişkilerinin tarihini iyi bilmesi gereken gazetecilerin, televizyoncuların yorumlarını duysanız Yunan birinci ordusu yeniden İngiliz-Amerikan gemilerine doluşup İzmir’in yolunu tutacak sanırsınız.

Yazının devamı...

Libya’nın birleşmesi zamanı geldi

5 Aralık 2019

Benim kuşağımdan kişiler hatırlarlar, “Türkiye’nin şunu yapması zamanı geldi” veya “Türkiye şöyle bir iş için harekete geçmeli” gibi temenniler için Anglosakson dostlarımız ve yerli şubeleri “Pie in the sky” derlerdi. “Olmayacak duaya âmin demek” gibi bir vurguyla “Gökteki pasta!” anlamına.

Haklılardı da. Kıbrıs müdahalesinden sonra yıllarca 60 dolarlık uçak vidasını karaborsadan 600 dolara satın almalar... “70 sente muhtaç olma” halleri... Abdullah Öcalan’ı iade etsin diye Suriye’nin kapısında tankla tüfekle beklerken adamı Kenya’da bulmalar...

Artık öyle değil. Yine de ortada uluslararası hukuk gibi, güçlü ülkelerin şekil verdiği ve sonra da istedikleri gibi eğip büktükleri bir ilişkiler ağı var. Özellikle İngiltere’nin küresel emperyalizmin patronluğunu resmen ABD’ye devrettiği ve nükleer silaha sahip ülkeler kulübü olarak 5’lerin kontrolünde bir BM’nin temelini attıkları 1945’ten sonra, dünyada hak hukuk diye bir şey kalmadı. Bütün mesele, bloklar arası pazarlıklar ve bir bloku öteki bloka karşı kullanabilme becerisinde düğümlendi. Uluslararası arenada tek başına, bağımsız takılma heveslisi liderlerin ve ülkelerinin başına gelen felaketleri daha iyi anlayalım diye, ortaya teori üstüne teoriler attılar. İsterse Aydın Engin üstat “Eyyamcı siyaset” diye alay etsin, 1850’lerde başarısız bir ayaklanmaya karıştığı için ömrünü Fransa’da tamamlayan Alman siyasetçi Ludwig von Rochau’nun icat ettiği terimle “Reel-Politik” (gerçekçi siyaset) soğuk savaş yıllarında hayatta kalmanın tek reçetesiydi. Bu terimle, “yerçekimi yasası nasıl fiziksel dünyaya hükmederse, devletlerin içinde ve aralarındaki güç ilişkilerini anlatan yasa” kastediliyordu.

Kabaca ifade edersek, bu yasa devletlere “Akıllı ol!” diyordu. Akıllılığın en temel direği, en sağlam köşesi ise sanıldığı gibi bloklar arası cambazhane ipinde dikkatli bir denge mahareti tutturmak değil, güçlü olmaktı, tutarlı olmaktı. Bir diğer köşesi “Dışarıya karşı tek sesli olmak” denilebilir; ama bunun gerçekleşmesi, demokratik ortamlarda kolay değil, sağlansa bile kolay ölçümlenemiyor.

Konuya dönersek: Libya’da isyancı general, Amerikan piyonu Halife Hafter’in isyanı ve sözde Ulusal Libya Ordusu devam ettiği sürece, Libya’nın bölünmüşlüğünün kalıcı hale gelmesi tehlikesinden söz edebiliriz. Zira bu adamı orada tutan ve Libya’nın petrolüne de bölgenin geleceğine de çöken ABD ve Suudi diktatörlüğüdür. ABD bu durumu Trump’tan çok önce öngördü: Bölgede hükümranlığı sürdürmenin yolu, Libya, Mısır, Suriye ve Türkiye’yi, yani Akdeniz’i kontrol altına almaktan geçiyordu. Uluslararası ilişkilerde her türlü düzenlemeye rağmen yine de ABD ve Avrupalı müttefiklerinin dediği aynen olmuyor. Mısır kontrol altına alındı; Libya “halledilemedi.” Türkiye’de başarılı olunamadı, ama Suriye devre dışı bırakıldı.

Bu planı tamamen etkisiz hale getirmenin ilk adımı Hafter’in isyanına son verecek bir uluslararası harekete Türkiye’nin öncülük etmesidir. Türkiye artık bunu yapabilecek bir ülkedir.

Yazının devamı...

EastMed

2 Aralık 2019

1934’e kadar Libya’nın adı Trablusgarp idi. 1911’de, o tarihte güvendiğimiz, dostumuz--o kadar ki Ege Adaları’nı emaneten eline bıraktığımız--İtalya Trablus’u işgal etti ve daha sonra bugünkü sınırlarını çizerek adını eski Yunan zamanındaki ada çevirerek Libya yaptı.

Ömer Seyfettin’in çok okunmayan Primo Türk Çocuğu hikâyesi, bu elim olayın etkisini anlatır.

Aslında bize Osmanlılığın öldüğünü anlatan Trablus’un elimizden gidişidir. Ki bunu Balkan Savaşı (o zamanki adıyla Balkan Faciası) izleyecek; Bulgaristan, Yunanistan, Karadağ, Arnavutluk ve Sırbistan ile 290 bin evladı kaybedecek ve bu gerçek İttihat-Terakki’nin kafasına sonunda dank edecektir.

Yeni Türkiye’nin Libya ile daima sıcak ilişkilerimiz oldu. Bütün darbeci subaylar gibi ülkesini felaketten felakete sürükleyen Albay Muammer Kaddafi, yazdığı “Üçüncü Dünya” kitabı ile eski başbakan Bülent Ecevit’i kendine hayran bırakmış ve iki ülke arasında güçlü ilişkiler kurulmuştu. Ama bu Libya’yı demokrasi yoluna sokamadı; Kaddafi siyasal sistemler icat etmeye ve mesela “cumhuriyet” yerine “Cemahiriye” diye sistem kurmaya başladı. 1993’de ülkeyi ziyaret eden Başbakan Erbakan’a karşı kabalık da hatırlardan çıkmadı. ABD önderliğinde Batı Avrupa, Libya’yı bu diktatörden kurtarmaya karar verdiğinde Kaddafi’nin gösterileri bastırmadaki şiddeti kimsede ses çıkartacak hal bırakmadı.

Libya-Mısır-Suriye ve Türkiye-Mısır-Libya arasında zaman zaman denenen ekonomik ve hatta siyasal birliklerin en çok tepki çeken tarafı, Akdeniz’in yeniden bir İslam Gölü olması ihtimali olmuştu. Mısır ve Libya’da başlayan eşzamanlı olaylar, Libya’da Kaddafi dâhil yöneticilerin vahşi bir şekilde yok edilmesi ve ülkenin ikiye bölünmesi ile sonuçlanırken, Mısır’ın başına Türkiye’ye ve ülkesindeki muhafazakâr parti ve gruplara düşman bir askeri rejim getirildi. Daha sonra sıra Suriye’ye geldi ülkede iç savaş başlatıldı. Türkiye ise 15 Temmuz’da bir darbe ile diğer üç ülkede uygulamaya konan üç senaryoya birden konu edildi. Bu darbe, başarılı olsa idi, ülke bölünmüş, parçalar NATO güdümünde askeri yönetimler altına konmuş olacaktı.

Ancak işler beklendiği gibi olmadı: Türkiye darbeden de bölünmekten kurtuldu; Suriye’de rejim iç savaşla mahvolmakla birlikte yıkılmadı. Ancak Suriye’nin bölünmesi için Türkiye’yi etkisizleştirmek üzere son oyun henüz oynanmadı. Bu oyun NATO içinde sahneye konuyor ve bugün Londra’da perdeler açılıyor.

Bölgede dört ülkeyi içine alan asıl oyun, Doğu Akdeniz (EastMed) Petrolleri oyunudur. Düşünün, Muhammed Mursi bugün hala Mısır’ın başında olmuş olsaydı…  Libya böyle ikiye bölünmüş ve perişan edilmiş bulunmasaydı… Filistinliler, Akdeniz’deki haklarına sahip çıkabiliyor olsalardı… Fransız, İtalyan, Amerikan gemileri, bu sularda petrol ve gaz arıyor olabilirler miydi?

Bu soruların cevabını düşünürken, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Feyiz el-Saraç’ın geçen hafta Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile imzaladığı münhasır bölge tanımlama anlaşmasını hatırda tutun.

Yazının devamı...

Ya herro, ya merro

28 Kasım 2019

Haftaya bugün, NATO ile ilişkilerimizin “gidip gitmediği” belli olmuş olacak. (Konuya girmeden önce, “herru ve herro” ile “merru ve merro” arasından neden bunu seçtim derseniz; Kürtçenin bizde yaygın lehçesi olan Kurmancide bu deyim, “Ya herro, ya merro” şeklinde ve “Ya git, ya gitme” anlamına kullanılıyor.)

Diplomaside, hele çok taraflı örgütlenmelerde, gelip gitme böyle kesin hatlarıyla belli olmaz. Mesela İngiltere, Brexit fikri 2007’de ortaya atıldığı ve ilk karar 2016’da alındığı halde AB’den çıkamıyor. Hatta ayrılık tarihi gelecek ocağa kadar uzatıldı.

Türkiye (benim savunduğum teze göre, ama ayrıntılara girmeyelim) NATO’ya kandırılarak sokulmuştur ve birçok Atlantikçiye göre, ağlasa da bağırsa da birlikten asla çıkartılmayacaktır. Birçok komplo teorisine göre, NATO Türkiye’yi birlikte tutmak için ülkede önce 1960, sonra 1997 darbelerini yaptı. (1970 ve 80 için başka sebepler ileri sürülür.) Özetle, ayın 3’ünde ve 4’ünde F-35 veya Suriye’de güvenli bölgenin gerçekten istihdam imkânı sunabilecek şekilde güvenli hale getirilmesi için katkı krizleri çözülemezse, Türkiye kendisini telaşla NATO dışına atacak değildir. Dahası, Türkiye S-400’leri alıp, tümünü Yunanistan ve İsrail’e tevcih etse bile, NATO Türkiye’ye kaşını gözünü eğecek değildir.

Çünkü Türkiye NATO’ya lazım; NATO da mevcut siyasal fay hatlarıyla dolu coğrafyamızda bize lazım. Buna eskiler “lazım-melzum ilişkisi” derdi. Coğrafyamızın en tehlikeli fayı, Suriye sorununu çözmekte en sıkı müttefikimiz olan Rusya ve İran ile aramızdadır ve bu fayın çatlamaması için güvence NATO’dur. İlk bakışta garip görünmekle birlikte, iç siyasetindeki bunca dengesizlikten sonra ABD ile aramızda oluşmakta olan bir dizi fay hattının da sabit durması için güvence NATO’dur. Daha doğru ifadesiyle, ilişkileri ABD yönetimi gibi cıva tavrı göstermeyen Avrupalılar yeri geldiğinde Türkiye’nin ittifak ilişkisi içinde kalmasını dışında kalmasına tercih edeceklerdir.

Fakat yine de bu zirvenin Türkiye açısından getiri beklentisi yüksektir. Türkiye’nin S-400 olsun olmasın, F-35 projesi için yaptığı maddi yatırımın önemini ve bunun siyasal bir kararla bir kalemde silinip atılmasının imkânı bulunmadığını müttefiklerin artık anlaması şarttır. Aslında böyle bir karar siyasi de değildir, tamamen ekonomiktir: ABD’nin bizim S-400’leri almamızın NATO sistemlerine aykırı teknik hiçbir tarafı bulunmadığını bizim bildiğimizi bilmesi gerekir. Onların derdi, Rusya’ya ekonomik ambargolarla, yaptırımlarla diz çöktürmeye çalıştıkları sırada, bu siparişle Putin’e destek olmuş olduğumuz iddiasıdır. Tabii bir de “Bu paralar neden bizim Raytheon firmamızın kasasına girmiyor?” meselesi var.

Bu şöyle çözülebilir: Trump nasıl yapar bilinmez ama Kongre’deki Demokratları Türkiye’ye Patriot satmaya ikna eder; o paralar bu kez ABD’li silah tüccarlarına gider. Ama bir şartla: Ruslar gibi, onlar da bize bu sistemleri nasıl yapacağımızı öğretirler.

ABD bilmelidir ki Türkiye 1946’da kandırdığı Türkiye değildir.

Yazının devamı...

Kitle ayaklanmaları için el kitabı

25 Kasım 2019

ABD’de doğmuş, ama genç yaşta anası-babası ile Suriye’ye dönmüş Steven Sahiounie isimli genç bir yazarın Suriye iç savaşı üzerine yazdıkları, dünyada olup biten “huzursuzluk,” “direniş” veya “halk hareketi” adlarıyla özetlenen kalkışma girişimlerine ışık tutuyor. Sahiounie “’Günümüzde yeteri kadar eleman, para ve silah soktuğunuz her ülkede protesto, direniş veya kalkışma düzenleyebilirsiniz” diyor.

Tabii bunun şartları var: O ülkedeki harekete temel eleman gücünü sağlayacak bir nüfus kesimi bulmanız gerekiyor. Sizin paralı direniş elemanlarınızın önünde, onları perdeleyecek bir yerel öncü kadro olması şart. Soktuğunuz kişilerin eli yüzü veya aksanı farklı olabilir. Ancak bunu öncü kadro önde durarak örtebilir. Ama yerel eleman temininde zorluk olan yerlerde, yabancıları maske ile örtmelisiniz. Dahası, ülkenizin mahkemeleri de maskeli gösteriyi yasa dışı ilan eden hükumet kararlarını iptal ederek direnişe katkıda bulunmalıdır.

Direnişin kısa zamanda kitlelere yayılması için o ülkede, gerekli, yeterli sosyal sorun da bulunmalıdır. Bu sorunlar bazen kitleleri peşinden sürükleyecek kadar etkili olmayabilir. Bunun için “köpürtme” sürecine ve bunu yapacak kitle iletişim araçlarına ihtiyaç vardır. Kitle iletişim araçlarının yeteri kadar iş birliği yapmaması günümüzde büyük sorun değil: sosyal medya, Internet tabanlı siteler, platformlar bunu başarıyla yapabilirler. Hedef kitle yeteri kadar sosyal medyada aktif değilse bile bunu sorun etmemek lazım: çünkü hedef kitlenizin neden hoşlandığı, neden hoşlanmadığı neredeyse birey-birey bilindiğine göre yeterli program desteği ile herhangi bir konuyu, o ülkenin veya belirli bir etnografik veya yaş grubunun meselesi olarak göstermek sorun değil.

Örneğin İran’da “gösteri” çıkarttırmak sorun değil; çünkü İran’da mollalar ve Devrim Muhafızları gruplarının ülkenin milli servetini İsviçre’ye kaçırdığına dair o kadar çok söylenti var ki, ABD’nin uyguladığı ambargolar ve yaptırımlar yüzünden artan karaborsa, fahiş fiyatlar sebebiyle yoksul düşmüş olan halk, bu “haberlere” inanmaya hazır. (Bu haberlerin doğru olmadığını söylemek istemiyorum.)

Bolivya’da ülkenin ilk yerli ve solcu başkanı Evo Morales’e karşı, protestoculara “katliam” yapıldığı iddiasıyla büyük gösteriler çıktı. Beş hafta süren gösterilerde 30’e yakın kişi ölmüştü; oysa trafik kazalarında günde 20’dan fazla insan ölüyor. Morales görevi bıraktı ve Meksika’ya kaçtı; şimdi görevde iken aldığı her karar, attığı her adım onun “kötü yönetimi” için kanıt oluyor. Adam kıvranıyor polise silah kullanma emri vermediğini açıklayabilmek için. Artık çok geç. İlk gösterileri kimin düzenlediği, kimin ateş açtığı artık bilinemez. Morales kaçtığı anda ortada ne delil kaldı ne kayıt.

Hong Kong’da da maskeli göstericilerin kimler olduğunu bilmek mümkün değil. Tıpkı Mısır’da sokağa çıkanların kim olduğunu, bunların peşinden sürüklenenlere ateş açma emrini kimin verdiğini bilme imkânı olmadığı gibi.

Olayları okumak aslında çok kolay.

Yazının devamı...

Netanyahu bölgeyi parsellerken

21 Kasım 2019

ABD Başkanı Donald Trump, ne kadar rahat görünse de azil davasının sonucundan yüzde 100 emin olamayacağı için içeride, dışarıda ne kadar yılan bulsa sarılıyor! Sarıldığı en büyük yılan da -teşbihte hata olmaz- İsrail’in bir türlü seçim kazanamayan başbakanı Benyamin Netanyahu. ABD’deki Musevi lobisi için Netanyahu veya Mavi Beyaz Partisi lideri Benny Gantz fark etmez; yeter ki ABD bir şekilde İsrail’i desteklemeye devam ettiğini göstersin.

Trump, önce, Aralık 2017’de Kudüs’ün tamamını İsrail’e ait saydığını ve başkent olarak tanıdığını açıkladı. Osmanlı topraklarının paylaştırılmasını düzenleyen (bizim reddettiğimiz) 1920 Sevr Antlaşması ve ardından Musevilerin Kudüs’e saldırısı üzerine alınan BM kararı, kentin statüsünü açık bırakmıştı. Türkiye’nin de katıldığı 1923 Lozan Konferansı (bizim Lozan anlaşmamız değil) Kudüs’ün, İsrail’in değil Arapların başkenti olduğunu kabul etmişti.

ABD de bu kararı 93 yıl tanıdı, kabul etti.

Ta Trump bu kararı kaldırıncaya kadar! O zamanki bakan Tillerson, “ABD’nin bu kararının Kudüs’ün nihai statüsü anlamına gelmediğini açıklamıştı; fakat bu da Trump’ın umurunda olmadı ve ABD Büyükelçiliği’ni işgal altındaki Arap toprağı olan Kudüs’e taşıdı.

Sonra, Mart 2019’da yapılacak İsrail seçimlerinde Netanyahu’ya bir destek armağanı olarak, Trump İsrail’in işgal altında tuttuğu Suriye’ye ait Golan bölgesi üzerinde İsrail hükümranlığını tanıdığını açıkladı. Suriye ve öteki Arap ülkeleri yarım ağızla bir kınama mesajı yayımladılar; Türkiye dışında “Bu kararı tanımıyoruz” diyen olmadı.

Bu hamlelere rağmen o günden bu yana Netanyahu’nun aşırı sağ koalisyonu seçim kazanamadı ve İsrail yine seçime gidiyor. Bu seçimin armağanı ise Ürdün’e ait Ürdün (Şeria) Vadisi’nin tamamının İsrail’e ait olduğunun tanınması oldu! Nehrin batı yakasındaki Arap kentleri, köyleri 1947 anlaşması ile İsrail’e bırakılan topraklar arasında sayılmamıştı. Ama 1967 savaşında İsrail vadiyi işgal etti ve Arap köylerini yok ederek yerine Musevi yerleşim yerleri kurmaya başladı. Bölgenin işgal altında ve başka ülkeye ait toprak olduğu BM kararında geçiyor; Uluslararası Adalet Divanı kararında geçiyor. İsrail Yüksek Mahkemesi’nin bu topraklara ev yapmanın yasal olmadığına dair kararı var. Ama Trump’ın Dışişleri Bakanı Pompei’nin kararı açıklamasından sadece 8 saat sonra hükümeti kurmakla görevli başbakan adayı sıfatıyla Netanyahu, bu toprakların İsrail’e dâhil edildiğine dair yasa çıkarttı.

Mavi Beyaz Partisi bu kararı tanımadığını, Yüksek Mahkeme’nin kararı reddedeceğine inandığını bildirdi ama ne faydası var? İsrail işgal altındaki toprakları kendi egemenlik alanında sayıyor. Artık bu topraklarda İsrail polisi, jandarması görev yapacak; BM gözlemcileri güya sürdürdükleri ateşkes hükümlerini gözlemeye son verecekler.

ABD’nin başında, bırakın uluslararası hukuku, ABD yasalarını bile tanımayan bu kişi bulunduğu sürece, İsrail (belki Gazze hariç) tüm Filistin’e el koyacak.

Yazının devamı...

Trump’ı yargılayamayacaklar bile

18 Kasım 2019

Geçenlerde, kelleyi koltuğa alıp, “Azledemeyecek” dedim; şimdi de ısrar ediyorum: Senato’da yargılama bile olmayacak. Sebep? Çünkü iddialar tutarlı değil. İddialar siyasal bir kararın faturasını göze almaya değecek nitelikte değil.

Bunu dedikten sonra eklemek lazım muhtemelen: Ben şahsen Trump’a oy vermezdim. Hiç ama hiç vermezdim. Çünkü şahıs dengeli değil. Gazeteciler değil, 37 psikolog, psikiyatr ve nörolog 384 sayfa kitapta söylüyor bunu; her baskıda katkıda bulunan doktor ve sayfa sayısı artıyor. Ama bir de siyasal gerçek var: ABD seçmeni, kendi oyuyla getirdiği başkanın görevden alınmasını affedebilmek için hukuken değil siyaseten geçerli sebep ister. Siz senatör olarak Trump’ı azil için oy verirken kendi seçmeninizin size bir dahaki seçimde nasıl oy vereceğini düşünmek zorundasınız.

Ortada Watergate türü bir siyasal skandal var deniyor ki 1974’de ABD’deki skandalları ve Başkan Nixon’ın azilden kurtulmak için istifa ettiğini hatırlayanlar kaldı ise bileceklerdir ki o davada suç, öteki siyasal partiye, partinin kurumsal varlığına karşı işlenmişti. Buradaki benzerlik, rakip Demokrat Parti’nin bir aday-adayına karşı pislik atmak amacıyla kullanılmak üzere araştırma yapılması iddiasından ibaret. Nixon’ı istifaya sürükleyen, Amerikan halkının gözünün içine baka-baka yalan söylemesi ve bu yalanın kendi yaptığı ses kayıtları ile ortaya çıkması idi. Trump, Ukrayna’yı ve ABD diplomatlarını ABD’nin gücünü, çıkarlarını, ilişkilerini kötüye kullanmaya zorladığına dair yalan söylemedi. Gerçeği “tümüyle söylemedi” diyenler var. Ama söylediği şeylerin yalan olduğunu iddia eden yok. ABD hukukunda yemin ettirilmedikçe, gerçeği kırparak ifade etmek suç değil. Başkanları azlettirecek tek suç, yeminli iken yalan söyleyerek kendi kendilerini darağacının altına itmeleridir. Trump, Biden ve oğluyla ilgili siyasal çamur araştırdığını gizlemiyor; bunu övünerek söylüyor. Özetle Trump hayatta kalacak.

Peki bundan bize ne? Konuyu yeniden irdelemenin bir anlamı var:

3 Ocak 2025’e kadar, başka bir acil durum olmaz ise, iyisi ile kötüsü ile bu adam ABD’nin ve dolayısıyla dünyanın başında kalmaya devam edecek. Önümüzdeki bir yılı Yahudilere, Evanjeliklere, ve ABD seçimlerinde etkili olabilecek her grup ve lobiye taviz vere vere Kasım 2020’yi bulduktan sonra, narsisist bir kişilik, kendisini küçük görenlere nasıl muamele ederse, bütün ABD elitlerine, Demokratlara, kısaca okumuş-yazmış herkese öyle muamele edecek. Ki bu toplu kurban kesimi yapılan alanlardaki manzaradan daha az kanlı olmayacak.

Siyasal gerçekçilik bu kanlı ortamda kimsenin ne Putin ne Xi Jinping ne de yeniden seçilmek isteyen ABD’li bir siyasetçinin karşı cephede görünmek istemeyeceğini gösteriyor. Karşımızda “Ben sokakta adam vursam yine seçilirim!” diye övünen bir siyasetçi var ve onu yargılatmak isteyenler henüz ortaya Trump’ın kendi ipini çektiğini gösteren bir kanıt koymadılar.

Kendini bu kadar büyük gören kişi ayağını kaydıracak bir ıslak tahtaya basmaz. Basar mı?

Yazının devamı...

ABD ile ilişkiler perspektifinden Mümtaz Soysal

14 Kasım 2019

Sanırsınız ki Türkiye bir kedi yavrusu ve onu Rusya’ya kaptırmak veya kaptırmamak gibi bir meselesi var “Hür Dünya”nın.

“Hür Dünya” sözünü genç okuyucuların anımsaması zordur. Bu terimin anlamı, ABD ve İngiltere’nin, peşlerine taktıkları, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sında, attıkları sadakalara (ki resmi adı “Marshall Yardımı” idi) karşılık sadakatlerini satın aldıkları Fransa ve Almanya’nın karşısında bulunan Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’ndaki zoraki müttefiklerinin özgür olmadıkları idi. Bu dünya, şimdi el birliği etmiş biçimde, Türkiye’yi bir tarihte elinden kurtardıkları (!) Sovyetler’in yerini alan Rusya’ya kaptırmamak için ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dün Başkan Trump ile ikili görüşmesine rengini kattığını tahmin etmek kolay olan ikinci mektup, Trump’ın şizofrenik dış siyasetinin Türkiye’yi Rusya’ya kaptırmamak için izlediği bir sopa, bir peynir boyutudur. Önce ikinci mektubun geldiğini basına sızdıracaksın, sonra Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien’ın ağzından “ABD’nin Türkiye’yi NATO ittifakı içinde tutmak için elinden gelenin en iyisini yaptığını” söyleteceksin. Mesaj belli: “Gelin Rusya’dan aldığınız S-400’leri ambalajından bile çıkartmayın.”

Burada unutmayın ki S-400, F-35 filan gibi anahtar kelimeler sadece imgedir ve iletişim biliminde imgeler kendilerinden başka bir şeyi simgelerler. Yani “Ey Türkiye, gel eski uslu çocuk ol. IMF’den borç al; bizim petrol oyunlarımızı bozma. Suriye’deki yeni yapılanmaya ses çıkartma.”

İşler, ikili ilişkiler ne zaman bu hale geldi? ABD’nin Türkiye’ye, bakanlardan millet- vekillerine, turistlerden iş insanlarına kadar, vize zorunluğu getirdiği tarih 1994’tür ve o tarihte, hafta başında yitirdiğimiz Prof. Dr. Mümtaz Soysal dışişleri bakanıdır. Ve bu, ABD’nin suratına çarptığımız ilk “mütekabiliyet” ‘(karşılıklılık) tokadının da tarihidir. ABD, bundan önce de birçok kere (1964 Johnson Mektubu, 1974 Haşhaş Krizi, 1975 Silah Ambargosu) Türkiye’ye tek taraflı, dostlukla, ittifakla bağdaşmayacak girişimlerde bulunmuş, ama 1994’te Prof. Sosyal’ın vizeye-karşı-vize uygulamasına kadar, ne yazık ki “uslu müttefik” rolünden öteye gidilmemişti.

Vize olayından sonra “Yeni Türkiye” programı yürürlüğe konulup da Türkiye, “tam bağımsız ortak” kisvesini edininceye kadar geçen dönemde, “uysal ortak” rolünü yeniden takındığımız olaylar oldu. Ancak, mecazı lütfen hoş görün, maymunun gözü açıldı.

Bu göz, ta 1994’te, rahmetli Soysal, ABD’nin suratına vize şamarını indirdiğinde açılmalıydı. Belki ulusal teknoloji parkımız, silah sanayiimiz, üretim programımız, dış ticareti ticaret yaptığımız ülkenin parasıyla yapma uygulamamız çok daha erken başlar, daha çok yol almış olurduk. Tarihe bakıp hayıflanmanın anlamı yoktur.

Erdoğan’ın Trump görüşmesinin ayrıntıları önümüzdeki günlerde daha belirgin hale gelecektir. Ama şurası kesindir ki bu yeni dönemin temel harcında Mümtaz Hoca’nın da harcı bulunacak ve hayırla yâd edilecektir.

Yazının devamı...