Trump’ı azledemezler

11 Kasım 2019

Meslek hayatında henüz yapılmamış bir meclis oylamasının sonucuna ilişkin, tahmine dayalı başlık atmanın ne çok kellenin uçmasına sebep olduğunu görmüş bir kişi olmakla birlikte, ABD Senatosu’nda siyasal çarkları Trump aleyhine çevirmenin imkânı olmadığı kanısını ifade ediyorum: Trump seçime kadar yerinde kalacak; seçimden sonra da daha dört yıl orada oturacak. Bu o kadar da büyük bir iddia değil. Neden?

Temsilciler Meclisi “Azil davasının maddeleri” denen, bir savcının iddianamesindeki ithamlara benzeyen metinleri açıklamaya başladı. Bu maddeler o kadar ağır, o kadar dünyayı sarsan şeyler olmalıydı ki, Senato’da Cumhuriyetçi çoğunluğu sağlayan 8 kişinin fikrini değiştirmesini ve kendi partisinin başkanını alaşağı etmesini sağlamalıydı. Bir ülkenin kolunu büküp, ona yapılacak askeri yardımı vermeyerek, kendisine siyasal kazanç sağlamaya çalışmak elbette, ABD’de de önemlidir. Ama bu işin bir “aması” var.

Bu siyasal şantaj gerçekten ciddi olabilirdi, eğer söz konusu ülke Ukrayna olmasaydı! Ukrayna bile söz konusu olsaydı da bu ülke bu yardımı geciktirme sonucu Rusya’nın eline düşmüş olsaydı, durum çok farklı olurdu.

Ne olmuş ABD başkanı kendi kişisel siyasal çıkarları için bir ülkeye vermesi gereken yardımı vermeyi geciktirerek, baskı yapmışsa? ABD’nin Birleşmiş Milletler Mülteciler Dairesi’ne, Filistinli mültecilere yardımı kesmesini sağlamak için yıllık aidatını vermediğini herkes bilmiyor mu? Filistinli mültecilere yardımı kesmenin sadece ve sadece kendisine İsrail ve Musevi lobilerinin siyasal desteği sağlamak için yapıldığını bilmeyen var mı? Demokrat Partili siyasal rakibi Joe Biden’ın oğlunun Ukrayna’daki iş ilişkilerine dair yolsuzluk belgesi bulunmasını sağlamakla, Musevi lobisinin desteğini sağlamak aynı şey değil mi diyorsunuz? Peki, farkı ne?

Deneyimli Demokratlar aylardan beri azil sürecini başlatmıyorlardı çünkü biliyorlardı ki kazanılamayacak bir azil davası ülkeye olağanüstü siyasal külfete ve gerilime mal alacaktır ve bu gerilim, Amerikalı seçmen tarafından Trump’a 2020 Kasım seçimlerinde daha fazla oy verilerek cezalandırılacaktır. Heyecanlı ve genç demokratlar, Trump’ın kendi kendisini yiyip bitirmesini bekleyemediler ve düğmeye bastılar.

Hukukî detaylarla kafaları karıştırmanın anlamı yok. Şu ana kadar dünyayı sarsan bir açıklama, mesela, Ukrayna’da Biden aleyhine siyasal çamur araştıranlar için şu kadar milyon dolar rüşvetin verilmiş olması (Amerikan halkını para yolsuzlukları çok heyecanlandırır) ve bu paranın usulsüz bir şekilde ama Trump’ın bilgisi dâhilinde verilmiş olması gibi bir açıklama yapılmadığına ve yapılan usulsüzlüklerin meşru zeminde yapıldığı ortaya çıktığına göre, Senato’da 8 senatörün oy değiştirmesi hiç olası değil.

“Meşru zeminde usulsüzlük” nasıl oluyor diyeceksiniz. Siyasette herkesin yaptığı türden gizlemeler-yalanlar meşrudur. Dünyada bu böyledir.

Kimsenin adını bile bilmediği bir uluslararası yatırım bankasının muhasebe müdürü Fransa’ya nasıl cumhurbaşkanı oldu sanıyorsunuz?

Yazının devamı...

Nasıl bir “Kürt” devleti? (2)

7 Kasım 2019

ABD, yakın zamana (Neo- Con’ların diliyle söylersek, “Türkiye’nin İslamcılıktan vazgeçip tekrar saygıdeğer NATO müttefikimiz olması imkânı kalmadığı” kanısı derin ABD devletinde oluşuncaya) kadar, Ermeni tasarısı geldiğinde, PKK terörü söz konusu olduğunda, “Aman müttefikimizi kırmayalım” tutumuna sarılırdı.

Ne zaman ki Türkiye’nin tekrar ABD’nin uydusu haline getirilebileceğinden umut kalmadı, o andan sonra, gerek Ermeni tasarısı, gerek “Kürt kartı” ABD’nin Türkiye ile ilişkilerde meşru hale geldi. Trump’ın ahmaklığı da bu siyasetin üzerine keyfilik ve ölçüsüzlük boyutunu ekleyince, Türkiye açısından ABD ile ilişkileri yönetmek gerçekten güç hale geldi.

ABD, yakın zamana (Neo- Con’ların diliyle söylersek, “Türkiye’nin İslamcılıktan vazgeçip tekrar saygıdeğer NATO müttefikimiz olması imkânı kalmadığı” kanısı derin ABD devletinde oluşuncaya) kadar, Ermeni tasarısı geldiğinde, PKK terörü söz konusu olduğunda, “Aman müttefikimizi kırmayalım” tutumuna sarılırdı. Ne zaman ki Türkiye’nin tekrar ABD’nin uydusu haline getirilebileceğinden umut kalmadı, o andan sonra, gerek Ermeni tasarısı, gerek “Kürt kartı” ABD’nin Türkiye ile ilişkilerde meşru hale geldi. Trump’ın ahmaklığı da bu siyasetin üzerine keyfilik ve ölçüsüzlük boyutunu ekleyince, Türkiye açısından ABD ile ilişkileri yönetmek gerçekten güç hale geldi.

Nitekim Türkiye’nin bu çok bilinmeyenli denklemi işletmeyi başarıp, terör koridorunu yok etmesi, bir de buna Rusya’yı ekleyip Kamışlı’ya kadar, sınırlarını ABD’nin silahlandırdığı PKK teröristlerinden arındırması en basit ifadesiyle bir mucizedir. Fakat bu temizliğin hacmi, buna -tabiri bağışlayın- kudurmuş gibi reaksiyon gösterilmesini açıklamaya yetmiyor. Geleneksel ABD siyaseti yine diplomatik rezervde bir şeyler bırakırdı. Her şeyi böyle tepeden tırnağa yok etmelerini açıklamak için görünenden fazla bir şeyler olduğunu düşünmek gerekiyor.ABD’de haritada Türkiye’nin yerini gösteremeyecek milletvekilleri ve senatörlerden aklına gelenin Türkiye’ye yaptırım kararı alınması için kâğıda kaleme sarılması...

Yazının devamı...

Nasıl bir ‘Kürt’ devleti (1)

4 Kasım 2019

Üstat Güneri Cıvaoğlu’nun 2 Kasım 2019 tarihli “Kamışlı ‘kök’tü” başlıklı yazısını okuduğunuzda, İngiltere ile Fransa arasında 1916 tarihinde varılan Skyes-Picot Anlaşması ile çizilmiş olan bugünkü Orta Doğu haritasının ABD tarafından nasıl düzeltildiğini ve bu tashih işleminde yerel şartların ne yönde ve nasıl etkili olduğunu görüyorsunuz.

Aslında Irak’ı Fransa’ya, Suriye, Lübnan ve Ürdün’ü İngiltere’ye veren bu anlaşma, bölgede petrolün varlığını gizlice keşfeden İngiltere’nin Fransa’ya attığı muhteşem kazıkla daha uygulanmadan “düzeltilmiş” idi. Şöyle ki: İngiltere, bölgede bir Yahudi devleti kurulması ve petrolden pay verilmesi halinde ABD’nin burnunu Orta Doğu’ya sokacağını tahmin ettiği ABD’yi oyuna dâhil etti.

Nitekim ABD bölgeye balıklama atladı: hem petrol hem de bir Yahudi devletinin hamiliği Cumhuriyetçi Parti’ye uzun yıllar iktidarda kalma kapısını açıyordu. Öyle de oldu; Kennedy ve Carter gibi kişisel karizması ile seçim kazananları dışında ABD’li demokratlar bir daha Beyaz Saray’ın içini göremediler. ABD bu oyunun liderliğini İngiltere’nin kaldığı yerden devralmadı: Bölgeye bir Ermenistan, bir de Kürdistan katmak üzere ta 1920’de kolları sıvadı. Bu kısmen o zamanki Başkan Woodrow Wilson’ın İstanbul’da Henry Morgenthau diye bir büyükelçisi, büyükelçinin de Hagop Andonian diye bir kâtibi olmasından kaynaklanıyorsa da*, emperyalizm aşamasına adım atmış olan ABD kapitalizmi petrolü milliyetçi Arapların eline, İsrail’in kaderini de Müslümanların insafına bırakamayacağı kanısındaydı. Bu kapitalizmin anaparası, ABD’li Musevilerindi ve daha İsrail kurulmadan, Yalta’da, ABD-Rus-İngiliz liderleri İsrail’in güvenliğini konuşuyorlardı.

İngilte-re’nin Orta Doğu tasarımında yapılan ikinci düzeltme yerel şartlardan kaynaklandı. Ermenistan konusunda bir terslik çıkmadı; o zamanki Sovyetlerin de “gayretleri” ile (Sevr’in eklerindeki Wilson haritasında olduğu gibi) Trabzon’u, Sivas’ı içine alan bir Ermenistan kurulamadı ise de sonuçta arzu edilen devlet gerçekleştirildi. Kürdistan konusunda ise terslik üstüne terslik çıkıyordu. İlk sorun, Wilson’ın Kürdistan’ına Anadolu’nun yarısı verilirse, yeni Türkiye’nin müttefik olarak ABD ile artık hasım haline gelmiş olan Sovyetler Birliği’ne karşı nasıl bir caydırıcı değeri olabilirdi? Ayrıca Sovyetler ellerini çabuk tutmuşlar ve yeni Kürdistan’ın tabii kurucusu olarak görülen Irak’taki Kürt liderlerden Molla Mustafa Barzani’nin de katıldığı 1946 yılında SSCB’nin desteğiyle İran’da Mehabad’da ilan edilen Kürt Cumhuriyetinin kuruluşunda önemli rol almıştı. Gerçi daha sonra ABD müttefiki olmuş ve hatta hayatı sürgünde, ABD’de Washington’da ölmüş ise de bir türlü ABD’nin istediği devleti kurmamış, kuramamıştı. ABD, Sovyet tehdidi ile NATO ortağı yaptığı Türkiye ile stratejik müttefik ilişkisini sürdürdüğü sürece de bu devlet kurulamazdı.

Bu şartların bir “Kürdistan” için nasıl olgunlaştırıldığını irdelemeye, devam edelim.

* Ayrıntılar için Prof. Heath W. Lowry’nin “The Story Behind Ambassador Morgehthau’s Storyadlı eserine başvurulabilir.

Yazının devamı...

YPG’yi attığın çöp tenekesinden çıkartmak gerekince!

31 Ekim 2019

ABD’de ne kadar think-tank, ne kadar sözde bağımsız araştırma kurumu varsa, belki bir ya da iki kişi hariç, hepsinin sözümona uzmanları, söz birliği etmişçesine Türkiye-DAEŞ ilişkisine dair yalan üstüne yalan haber ve yanlış yorum yayıyor. Bunların bir kısmını bu sütunlarda ismen zikrettik. Belki utanırlar ve vicdanlarının sesini dinlerler diye, içlerinde yakın zamana kadar Türk hükümetinin veya Türkiye kaynaklı vakıfların bordrosunda bulunanların da adlarını verdik.

Ama hiçbir faydası olmuyor. İşi o kadar yalan haber üretmeye kadar götürdüler ki PKK/PYD’nin, yeni adıyla SDG’nin basın açıklamalarında “bilgileri” okuyucularına ve raporlarını sattıkları üniversite ve kamu kurumlarına aynen aktaranları oldu. “SDG’nin açıklamasına göre” imiş... DAEŞ’in 9’uncu ve sonuncu kez öldürülmüş olan lideri Ebubekir el Bağdadi’nin öldürülmesinde Türkiye’nin iş birliği yokmuş... Hatta ABD makamları bu operasyonu -sızdırmasınlar diye- Türk tarafına bildirmemiş-miş...

Bunlar sadece sosyal medya trollerinin balonu olarak kalsa yine bir derece! Adının önüne Washington bilmem ne enstitüsü Ortadoğu uzmanı diye sıfatlar yapıştıranlar, bilmem hangi üniversitede uluslararası ilişkiler alanında öğretim üyesi olarak çalıştığını ilan edenlerin bu gibi “açıklamaları” nakletmesi, Türkiye’ye değil, bu kişilerin raporlarını okuyarak ülkelerinin siyasetine yön verecek kişilere zarar veriyor.

YPG’nin kendisi aranan bir terörist olan ve DAEŞ lideriyle aynı kaderi paylaşması an meselesi sayılması gereken sözde başkanı Şahin Cilo (General Mazlum adıyla da biliniyor) için uydurulan bütün bu kahramanlık masalları, BAE ve Suudi Arabistan sermayesiyle dönen sosyal medya çarklarında genişleyerek devam ediyor.

Peki, bu organize eylemin amacı ne olabilir?

YPG ve SDG kisvesi altındaki PKK teröristleri, Barış Pınarı Harekâtı sırasında Başkan Trump’ın ani ve bakanlıklara danışmadan verdiği ABD askerlerini geri çekme kararını savunurken, PKK’nın DAEŞ’ten de kötü bir terör örgütü olduğunu söylediğini hatırlıyor olmalılar. ABD’nin ömür boyu YPG’ye bakma sözü vermediğine ilişkin açıklamaları da herkesin hatırındadır. YPG, bu açıklamaların karşılığını, DAEŞ cezaevlerinin kapılarını açarak ve ayrılan ABD konvoylarını taşlayarak göstermişti. Trump’ın bu açıklamaları ve genel tutumu ABD’nin İsrail’in güvenliği için PKK’ya Suriye’de otonom bölge (ve hatta bağımsız devlet) stratejisinden vazgeçtiği şeklinde yorumlandı. Trump’ın kendisi tam görevden azil soruşturmasına uğrayacağı sırada, kendi partililerinin İsrail aleyhtarı bir tutumun siyasal zararlarını öne sürerek tümden geri çekilme kararından vazgeçmesini sağlamaları, PKK/PYD/YPG’ye yeniden ihtiyaç hasıl olmasını sağladı.

Demek ki bir terör örgütünü işi bitince silkeleyip çöpe atmak, ama bunun biraz zamansız olduğunu anlayınca çöpten çıkartmak, orasını burasını silkeleyip, “Ay pardon!” demek böyle oluyormuş!

Ve bu sefilleri, masum Suriye Kürtlerinin temsilcisi sanmak! Asıl acı olanı da bu olsa gerek...

Yazının devamı...

Cumhuriyet ve “Irredenta”

28 Ekim 2019

Sözlükler “irredenta” kelimesini, tarihsel ve etnisite itibariyle “bir ülkeye ait iken başka ülkenin siyasal kontrolüne geçmiş arazi” diye tanımlıyor. Ancak zaman içinde kullanılışı dikkate alınırsa, sırf bir toprağın bu tanıma uygun olması yetmiyor, “Filanca ülkenin falanca ülkede irredenta’sı var” demek için. Bir ülkenin “irredentist” eğilimleri, projeleri olduğunu söylemek için, toprağını kaptırmış ülkenin bu toprakları geri almak için sadece orada burada bir iki fikir beyan etmesi yetmiyor; ülkede bu yönde bir ideoloji oluşması şart.

İdeoloji, kültür gibi, ama ondan öte, ayakları gerçekte değil hayallerde bulunan, bugünü idare etme, geleceğe yön verme konusunda fikirler birikimi ise, irredendist tasavvurların, gelecek telakkilerinin masallara, romanlara, şarkılara-türkülere geçmiş olması gerekir.

Bush, Obama ve Trump (kendisi değilse bile bugüne kadar atadığı ve kovduğu üç savunma bakanı ve üç ulusal güvenlik uzmanı) Türkiye’nin Suriye topraklarında gözü olmadığı sözüne güvenmediler. Ama hiç birisi merak edip de “Türkiye’de Halep’le Şam’la ilgili bir “irredentizm” var mı yok mu?” diye uzmanlarına sormadılar. Tarihten gidersek, Osmanlı devleti, Selanik’i 1423’te topraklarına kattı; Bosna-Hersek’i 1443’de fethetti. Halep ve Şam, daha bir yüz yıl daha, o zamanki sahiplerinin elinde kaldı. Balkanların kaybında insan zayiatı 632 bin 408 olarak tahmin ediliyor. Alırken Sultan Selim’in 17 bin şehit verdiği Bağdat’ın anahtarını--öncesindeki bir-iki yıllık çatışmaları da dikkate alırsak--2 bin şehitle teslim ettik.

Balkanları 1911-12’de, Şam-Bağdat topraklarını 1917’de kaybettik. İkisinin öyküsünü de bugüne taşıyan kitaplar, gazeteler aynı kuşak insanlar tarafından yazıldı. Selanik’in öyküsünü anlatan Ömer Seyfettin, Arap topraklarının öyküsünü anlatan Halide Edip’ten daha az iz bırakmadı ulusal vicdanımızda. Ama bugün ikisinin de modern Türkiye’nin ideolojisinde de folklorunda da bir “irredenta” değerine sahip olduğunu söylemek, Cumhuriyet’i ve ona vücut veren Lozan’ı anlamamak demektir.

Ahmet Tezcan dostumun Bosna yazılarını okurken onunla, Halit Tunç dostumun Halep şiirlerini okurken onunla gözyaşı dökeriz. Ama bugüne kadar onların veya bir başkasının ne Bosna ne Selanik ne Halep ne de Bağdat destanı yazdığını görmedim. Biz, kültürel kökleri Selçuklu-Osmanlı kadar eski de olsa ABD’nin yarısı kadar yaşlı ama genç bir cumhuriyetiz.

96 yaşındaki rejimimiz dört yıl sonra bir asrı devirmiş olacak. Gelecek kime ne gösterir kimse bilemez. Ama Türkiye’nin bir Osmanlıyı ihya projesi bulunduğunu söylemek, Türkiye’ye bu sakat algı penceresinden muamele etmek, bize değil, ABD’ye, AB’ye ve Suud ile onun peyki dört beş emir bozuntusuna zarar veriyor.

Reel-politik, kendi kafasını sabit paranoid fikirlerden (örneğin, “İsrail’in güvenliği sürekli tehlikededir; önlem almak ABD’nin görevidir”) arındırmak ve dünyayı başka ulusların, ülkelerin açısından görebilmektir.

Ne yazık ki Huntington’dan sonra bunu Harvard’da bile öğreten kalmadı!

Yazının devamı...

ABD’ye nasıl güveneceğiz?

24 Ekim 2019

İnanılmaz olanı, Türkiye’nin 67 yıldır müttefiki olan, içimizi dışımızı, gizlimizi aşikârımızı bilen, bilmesi gereken ABD’nin, “Türkiye Osmanlı topraklarına tekrar girerse, bir daha çıkmaz!” hükmüyle, bizi DAEŞ’le savaşa ortak etmeyip de resmen kendi kayıtlarında terörist olarak kayıtlı bir örgütle iş birliği yapmasıydı. İşte her şey bu noktadan sonra bozuk gitmeye başladı. “DAEŞ’le savaşıyoruz. Ama bizim ortaklarımıza dokunmayın” diye, PKK/PYD/YPG’nin her seferinde önüne dikilen Amerikan askerleri, sonunda bir deli başkanın bir kriz anında verdiği kararla (belli ki istemeyerek) şimdi Suriye’yi tümden terk ediyorlar. Yıktıklarını, yok ettiklerini geride öylece bırakarak.

Buna karşılık, babasının kucak açtığı PKK’ya, PYD olarak örgütlenme ve YPG olarak silahlanma imkânı veren Beşar Esad, şimdi aynı PKK’nın kefenini-tabutunu hazırlıyor. Üstelik, ABD tarafından terk edildikten sonra, kapısına gelip, önünde diz çöküp, ayaklarına kapanan PYD’nin kul köle olma tekliflerini geri çevirerek! Esad bunu yapar mıydı? Asla! ABD’nin bıraktığı yerden PYD’nin hamiliğini tekrar devralır ve Türkiye’nin üzerine saldırmalarını sağlardı.

Peki, ne oldu? Devreye Erdoğan’ın diplomasisi ve Putin’in Türkiye’nin Suriye’nin siyasal egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygısı olduğu sözüne güveni girdi. O Rusya ki bir anlamda Osmanlı için sonun başlangıcı olan Kırım Savaşı (1853-56) ve 93 Harbi (1877-78) ile başlayan kötü ilişkileri uzun yıllar sürdürmüş, kendisine duyulan milli güvensizliğimiz halk deyimlerine konu olmuş bir ülkeyken... O Rusya ki PKK’yı hâlâ terör örgütü olarak tanımayıp, Moskova’da şu ya da bu ad altında varlık göstermesine imkân verirken, Türkiye’nin Suriye’ye temelli girmediğini, girmeyeceğini kabul ediyor.

Beşar Esad artık istese de PKK/PYD’nin 15 gün önceki konumuna gelmesini sağlayamaz; sağlamak da istemez. Çünkü onun adına, şu dünyadaki tek müttefiki Rusya, Türkiye’ye ucu açık bir ortak devriye sözü verdi. Irak-Suriye-Türkiye sınırının birleştiği noktadan İdlib sınırına kadar olan bölgede artık ne PKK ne de başka bir terörist örgüt yuvalanamaz, Türkiye’yi tehdit edemez.

Suriye’deki tek derdinin 8 yıldır bedava kullandıkları Suriye petrollerine çökmeye devam etmek olduğunu söyleyen ABD’ye gelince...

ABD’nin sadece Türkiye’nin Suriye’nin toprağında gözü olmadığı sözüne inanmamakla kalmadığı ama gerçekte çok kötü bir Türkiye algısı olduğu anlaşıldı. 10 bin TIR dolusu ve 35 bin kişiye yetecek kadar olduğu anlaşılan silah ve mühimmat, üniforma, sağlık yardımı, ABD’den gelen paket yiyecekler (ve onları ısıtmak için mikro dalga fırınları!) ve saire ve saireyle bir ordu yarattığını zanneden ABD, bunların Türkiye’nin karşısında kaç saat dayanabildiğini gördü mü?

Amma küçümsemiş 67 yıllık müttefikimiz Türkiye’nin gücünü, iradesini, siyasetini! Adeta bizi adam yerine koymamış bu Obama’lar, Hillary’ler, Mattis’ler, McGurk’lar.

Bundan sonra NATO kimin için ne anlam taşır göreceğiz; ama ABD adı, Türkiye için artık güven ifade etmez.

Yazının devamı...

ABD dersini aldı mı?

21 Ekim 2019

ABD başkanı Obama, Irak’ta yürüttükleri DAEŞ ile mücadele programını Suriye’ye yaymaya Eylül 2014’te karar verdi. Obama, o tarihten bir yıl önce, uzaktan seyrettiği Suriye’de Beşar Esad’ın kimyasal silah kullandığı iddiası üzerine giriştiği bir iki saldırıdan sonra milyonlarca Suriyeliyi Beşar Esad’ın varil bombaları ile baş başa bırakmıştı. Türkiye, hatırlarsınız, “Kimyasal silahla öldürülen kurban da bomba ile öldürülen kurban değil mi?” diye soruyor ve ABD’yi bir türlü Suriye halkının imdadına koşmaya ikna edemiyordu.

DAEŞ denen (Irak diktatörü Saddam Hüseyin ABD tarafından öldürülünce boşta kalan subayları tarafından) El Kaide ve Taliban eskilerinden oluşan kanlı örgüt hala anlaşılamayan bir beceri ile Irak’ın yarısını işgal etmiş, Suriye’ye doğru genişliyordu. En azından bu örgütle mücadele, ABD’nin Suriye halkının kaderine bigâne kalmayacağı anlamına geliyordu. Bu mücadele Türkiye’ye de Beşar Esad’ın katliamını durdurmak için imkân sağlayabilirdi.

Fakat o da ne? ABD, DAEŞ ile mücadeleyi Türkiye ile değil, Suriye’de ne Kürtlerin ne Arapların benimsediği, hatta bütün etnik grupların dışladığı, PYD ve onun silahlı örgütü YPG ile yapacağını açıkladı. PYD, Suriye’deki kanlı iç savaşın başından beri, Suriye’deki Ezidileri, Beşar’dan koruduğu yolundaki haberler, belgeseller ve hatta bir filmle tanınmıştı.

Türkiye’nin bir terörist grubun başka bir grup teröristle bastırılamayacağı tezlerine kulaklar tıkandı ve ABD’nin Irak ve Suriye’de faaliyet gösteren ordu birliği CentCom, milyonlarca dolar, milyonlarca silah, mühimmat ve teçhizat aktararak, PKK’nın PYD adıyla kurduğu terör örgütünü düzenli ordu haline getirmeye çalıştı.

Nitekim ABD 10 gün öncesine kadar Anti- DAEŞ Koalisyon’un Sykes-Picot özentili liderleri ve CentCom’un her biri bir askeri deha olan komutanları, Suriye halkıyla hiçbir ilişkisi olmayan, tümü Türkiye’de terörizm ve cinayet suçlarından aranan PKK unsurlarından düzenli ordu yaratma çabasına devam ediyordu.

Bu sözüm-ona ordunun, Barış Pınarı Harekatı’na katılan birkaç TSK birimi ve Suriye Milli Ordusu (eski ÖSO) elemanları karşısında, Tel Abyad ve Resulayn çevresinde birkaç saat içinde nasıl çözülüp yok olduğu gerçeğini görünce, bunların DAEŞ karşısında ne yaptığına dair soruların meşruluğu bir kere daha anlaşıldı. DAEŞ doğduğu gibi yok olmuş, daha sonra bir kısmının Afganistan’a döndüğü, bir kısmının ise şu anda Sina’da bulunduğu iddiaları ortaya atılmıştı.

Ankara görüşmelerinden sonra hemen koşup İsrail’i bilgilendiren Anti- DAEŞ Koalisyon ’un yeni koordinatörü James Jeffrey, orada yaptığı açıklamada, Barış Operasyonu birkaç saat daha devam etseydi, Türkiye’nin Suriye’nin çok geniş bir bölgesini ele geçireceğini ve SDG diye bir şey kalmayacağını söyledi. Jeffrey gerçekte bugüne kadar ABD’nin PKK+PYD+YPG’ye yapılan maddi ve manevi bütün yatırımın boşuna heba edildiğini; bu güce dayanarak yaratılmak istenen Kürt Bölgesi macerasının sonuçsuz kaldığını itiraf ediyordu.

Şimdi soru şu: ABD gereken dersi almış mıdır?

Yazının devamı...

Esper’in dilinin altındaki...

17 Ekim 2019

Tarihte hiçbir ülke, 10 gündür ABD’den gelen mesajlar kadar tutarsız, diplomatik beceriksizlikle ve kararsızlıkla yoğrulmuş mesaj üretemedi! Başkanı ayrı telden çalıyor, bakanları ayrı telden. “Azil davasında seni desteklemem, ha!” diyen senatörlerin tehditleri bir gün etkili oluyor, bir gün etkisiz. Trump bir gün “Bırakın Türklerle PYD çatışsın, Türklerin sınırlarını koruma hakkı var” diyor; ertesi gün “Türkiye Suriye’den çekilsin” diyor. Ancak Trump en azından tutarlı bir çelişki sergiliyor: Bir gün Türkiye’ye karşı çıkıyorsa, ertesi gün Türkiye’yi destekliyor.

İnternet arama motorlarında henüz bakan olarak adı geçmeyen, üç yıl öncesine kadar Amerikan ordusuna Patriot füzelerini satan Raytheon firmasının satış mümessili, Kongre’de hâlâ lobici olarak kaydı bulunan Savunma Bakanı Mark Esper bu kargaşaya tuz biber ekerek, telafisi imkânsız laflar etti.

“Türkiye’nin tek taraflı eylemi sorumsuz ve düşüncesizce” diyen Esper, bu eylemi “incursion” diye niteledi. Her ne kadar sözlük bu kelimeyi “işgal” diye çevirse de Esper Harvard’da kamu yönetiminde master çalışması yaptığına göre bilecektir ki bu kelimeyle kastedilen eylem daima düşmana yöneliktir. Eğer, PKK’nın, PYD’nin, YPG’nin Türkiye’ye düşman olduğunu biliyorsa, o zaman daha sonra söylediği sözleri nasıl söyleyebiliyor? “Geniş çaplı can kayıpları” oluyormuş? Kimler canını kaybediyor? Kendilerinin bizzat çekilme talimatı verdiği “ortakları”, yani PKK’nın elebaşları, insan canına değer vermediklerini göstererek, ABD’nin verdiği milyonluk Humvee’lere atlayıp çoktan güvenli bölgelere kaçtılar ve teröristleri TSK’nın önüne sürdüler. Elbette can kaybı olacaktır. ABD, askerlik formasyonu olmayan, derme çatma eğitimlerle ordu yarattığını sanadursun, terörist daima teröristtir ve düzenli ordunun karşısında direnmesi imkânı yoktur. Bakan Esper bu teröristlerden başka hangi “geniş çaplı can kaybından” söz ediyor? “Sığınmacılar” deyip geçiyor. Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı’ndan sonra, “Türkler geliyor” diye kim nereye sığınmış? Geri çekilen PKK’nın kendilerine zarar vereceğini düşünen Arap ve Kürt köylerinin güvenli bölgelere, özellikle Suriye Milli Ordusu (eski ÖSO) tarafından alınan yerlere intikal ettiklerine dair haber alındı. ABD bakanı, YPG dezenformasyonuna alet olacağına, Kuzey Suriye PKK’dan temizleniyor diye tekrar ülkesine dönmeyi bekleyenlere kulak vermelidir.

Bakan’ın itirazlarından biri de “yıkım”dır. ABD’nin verdiği araçlar ve Fransa’nın yolladığı çimentolarla yapılan, tüneller ve istihkâmlar gibi Türkiye’ye düşmanlık amacıyla inşa edildi. Türkiye’ye düşman bir terör devletinin tesisleri elbette yıkılacaktır. Örneğin, sınıra 5 kilometre mesafede tonlarca bombanın, Türk kentlerine atılan havan mermilerinin yığıldığı depolar da tek tek imha ediliyor.

Esper’in dilinin altındakini çok iyi biliyoruz: Türkiye Suriye’nin bölünmesini önlemek üzeredir; dolayısıyla, Türkiye’yi derhal durdurmak ve Suriye’yi parçalamaya devam etmek gerekir.

Öyle değil mi?

Yazının devamı...