Asıl savaş İnternet’te

14 Ekim 2019

Barış Pınarı Harekâtı’nın ilk gününden beri, ABD’den Avrupa’ya, Hindistan’dan Afrika’ya bir “Kürtlere karşı operasyon”, bir “Yerinden edilen Kürt halkı” anlatısı sürüp gidiyor. Yeni iletişim yapılanması, başındaki Prof. Fahrettin Altun’dan, geleneksel ve yeni medya sorumlularına kadar tümüyle bu kasıtlı kampanya ile başa çıkmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Televizyon teknolojisi cephedeki savaşları oturma odalarımızda icra edilir hale getirmişti; şimdi Internet tabanlı iletişim, bu savaşı bilgisayarlara, cep telefonlarına taşıdı.

Tırnakları ojeli, dudakları boyalı ve başına örttüğü eğreti yemeni ile rol yaptığı aşikâr genç bir kadın, elinde adeta oyuncak bebek gibi salladığı bir çocuğu kameralara uzatıyor ve bağırıyor: “Bu bebeği roketlerle öldürürken acımadınız mı?” Lakin afacan bebek öldürülmüş ve acınacak bir tarafı olmadığı için muzip bir edayla kameraya bakıyor, kafasını bir sağa bir sola çeviriyor. Tamam, bu ve benzeri senaryolu yeni medya çabaları bazen kötü oyunculuk ve kurgu hataları sebebiyle beklenen sonucu sağlamayabilir. Ancak bu kampanyanın hedefi olarak Türkiye ve askerimiz her zaman bu kadar şanslı olmayabiliriz. TSK’nın operasyonu kısa zamanda sonuçlanacak bir çaba değil; karalama çabaları da giderek artacaktır.

Internet ağlarında, yeni medya teknolojileri ile yürütülen bu operasyonlar karşısında, Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in çok bilinen tekniklerine ilişkiler sözlerinden birini hatırlamamız gerekir:

“En parlak propaganda tekniği bile bir temel ilke sürekli akılda tutulmazsa, sonuç vermeden kalır: Sadece bir nokta üzerinde yoğunlaşmalı ve bunu sürekli, ama sürekli tekrarlama-lısınız.”

Birinci haftası dolan harekâtın ilk saatinden beri, belirli bir çevrenin Internet’te ve televizyonlar-daki söylemi hiç değişmedi: “ABD Kürtlere ihanet etti.” İsrail’de açıklama yapan yedek subaylar derneğinin bildirisinde “Trump’ın ihanet ettiği Kürtleri yalnız bırakamayız” deniyor. Avrupa Birliği’nin yetkili-yetkisiz ne kadar elemanı varsa aynı ağızda: “Kürtlerin kaderine ilgisiz kalamayız.”

Belli ki Goebbels’den ders almış insan çok. Aynı mantıkla, söylenmesi gereken PKK ve PYD’nin Kürt olmadığı gerçeğidir. Daha da ötesi, PKK-PYD teröristlerinin Suriye’nin yerli Kürt halkı ile aynı diyalekti konuşmadığıdır. Irak Kürtleri gibi Suriye’nin yerli Kürt aşiretleri de diyalektleri farklı olmakla birlikte, dillerini Arap alfabesi ile yazıyorlardı. Türkiye’de de aynı uygulama vardı; ancak Türkçe yazım alfabe değişikliği ile Latin harflerine geçilince Kürtçe lehçeler de Latin alfabesine geçti. PKK-PYD teröristlerinin hemen hepsi Arap alfabesi bilmedikleri için aşiretleri Latin harfleri ile yazmaya zorladılar. Ele geçirdikleri bölgelerde okullara ABD’de ve Fransa’da basılmış Latin harfli kitapları zorunlu tuttular. Sadece bu bile PKK-PYD ile Suriye Kürtleri arasındaki farkı göstermeye yeter.

PKK işgalinin kalkması ile ortaya çıkacak bunun gibi ne kadar zorlama varsa, hepsini dünyaya Internet ile yaymak gerekir.

Yazının devamı...

Beka meselesinin çözümüne bir adım yaklaştık

10 Ekim 2019

Trump çekilme kararı aldı; yolu Türkiye’ye açtı ve askerimiz Suriye’ye girdi, ama ABD toptan geri çekilmiyor. Trump “Bizim için bu anlamsız savaş sona erdi” diye sosyal medyada tepiniyor ama görünen 32 kilometreye 400 kilometrelik alanda Türkiye’nin karşısına ABD askeri çıkmayacak, o kadar.

İnsan aşırı sağcı, halk dalkavuğu ve ilkesiz olunca ve daha da önemlisi uluslararası siyasetten hiç anlamayınca, iki şey oluyor: 1. Bürokratlarının elinde oyuncak oluyorsun; sık sık fikir değiştiriyorsun. 2. Teşbihlerin ve mecazların edebe aykırı oluyor, bir kırdığını kurtarayım derken, başka şeyi batırıyorsun. Hele bir de başın ABD Başkanlığı’ndan azledilmek gibi bir belada ise!

Ne var ki Trump’ın bu kalitesizliğinin olumlu sonuçları da olmuyor değil. Başkan Erdoğan’ın son derece ustaca bir üslupla ortaya attığı, “Emir veriyor ama etrafındakiler emirlerini dinlemiyor” mealindeki sözü sabah brifingi dosyasında “Kim bilge başkanımız için ne dedi?” başlıklı istihbarat raporunun ta tepesinde yer alınca, kıyameti koparıp, 50 askeri Türk sınırından çekip, sağa sola dağıttı mesela. Ama ABD’nin Suriye’de 2 bin askeri bulunduğu söylemine inanabilirsek, geri kalan 1.950 asker göreve devam ediyor. Ne görevine? PKK uzantısı PYD ve YPG ile onlara şemsiye görevi yapan SDG’ye kurdurulmakta olan Kuzey ve Doğu Suriye Bölgesel Kürt Yönetimi’nin inşasına. Trump cahil ve beceriksiz olabilir ama derin devlet İsrail ile İran arasına sokmaya kararlı oldukları “devletten” vazgeçmeyecek kadar duruma hâkim bulunuyor. İşte tırnak içindeki devlettir beka sorununu ortaya çıkartan. Bu devlettir ki daha sonra Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile birleşmeye yönlendiri- lecektir. (Molla Barzani boşuna Türkiye’ye itidal çağrısı yapmıyor.)

PKK’ya vücut veren zihniyetler devam ettiği sürece, böyle bir oluşum, zihin bulandıran bir örnek, yani beka sorunu olacaktır. Daha sonra İsrail’den (ve bazı Arap ülkelerinden) akacak olan para ve yatırımlarla, bu sözüm ona siyasal varlık, görünen planda İran’a saldırı için bir kiralık ülke olmakla kalmayacak, İran’ın da sosyal yapısını bozmaya, terörist başı Öcalan’ın “dört parçayı birleştirme” stratejisini uygulamaya çalışacaktır.

Barış Pınarı Harekâtı’nın dün başlayan ilk aşaması güvenli bölgenin en az 2 milyon Suriyeliyi geri dönmeye heveslendirecek konut ve çalışma imkânına sahip olacak şekilde inşasıdır. Ama Türkiye’nin işi bununla bitmeyecektir. İkinci aşama, birincinin mantıksal uzantısı olarak bu sözde devlet hayalini tekrar dirilmeyecek şekilde Suriye çölüne gömmek olacaktır. Suriye Kürtlerinin yeni anayasal süreçten elbette kazancı olacaktır, bütün Suriye halkı gibi. Ama bunun nasıl gerçekleşeceği anayasa görüşmelerinde belirlenecektir. Astana Süreci ortakları anayasa yazılırken Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak için çok ama çok dikkatli olmak zorundadır.

Türkiye’nin hedefi Suriye’yi bölmek değil, tersine bölünmemesini sağlamak olduğuna göre Trump’ın tehditlerine çok aldırmamak gerekir.

Yazının devamı...

Trump ne kadar battı battığı şeye?

7 Ekim 2019

New York eski belediye başkanı Rudy Giuliani kadar iktidar hırsı olan bir İtalyan siyasetçi görülmemiştir dersek, abartmış olmayız. New Yorker dergisi, Trump’ın azil sürecinin başlatılmasına sebep olan Ukrayna kepazeliği açılmadan önceki bir yayınında Giuliani’yi tek kişilik yıkım ekibi diye nitelemişti. Politico dergisi de Giuliani’nin şimdi Trump’a yardım kisvesi altında Biden’ı mahvetmeye çalıştığını yazıyor.

Biden, Obama’nın beyaz Amerikalıların oyunu alabilmek için son kertede başkan yardımcısı adayı göstermeye razı olduğu bir siyasetçiydi. Kendine ait hiçbir davası ve ilkesi olmadı. Gafları, ailesinin bölünmüşlüğü ve skandalları ile Obama’ya ciddi bir yük getiremezdi. Biden Başkan yardımcısı olarak sekiz yıl öyle gariplikler yaptı ki bir noktada Obama, ona yöneltilen eleştirilere cevap vermekten bıktığını “Joe’ya dokunmayın. Bırakın Bidenlığını yapadursun!” diye ifade etmişti. Bu Biden şu anda Demokrat Parti’nin Trump’ın karşısına çıkacak adayı gibi görünüyor.

Biden’ın oğlunun Ukrayna’da yüz kızartıcı sayılabilecek bir takım işlere giriştiğini öğrenen Giuliani, Ukrayna’ya giderek seçim kampanyasında kullanılacak pislik bulabilmek için bir ay--tabirimi hoş görün--kanalizasyonları karıştırıyor. Bu arada Trump, Ukrayna devlet başkanı Volodimir Zelenski’nin adeta kolunu bükerek ve koca ülkeye şantaj yaparak, Biden’a aradığı pisliği bulmada yardımcı olunmasını istiyor.

Böylece öğreniyoruz ki ABD istihbarat kurumları, kendi başkanlarının başka ülke başkanları ile konuşmalarını dinlerler ve içeriğini bir raporla dosyaya kaldırırlarmış. Ayrıca ABD’de bir memurun üst kademedeki bir memurun yasayı ihlal ettiğini görürse bunu Kongre’ye doğrudan ihbar etme hakkı var. Nitekim bu hakkı kullanan bir istihbaratçı, Trump’ın Ukrayna’ya şantaj yaptığını ihbar etti. (Önceki gün ikinci bir memurun da ihbarda bulunduğu haberleri dolaşmaya başladı.)

Demokratlar bu ihbarla Ukrayna’da aranan pisliğin Trump’a bulaştığını öne sürerek azil davası açılması için süreci başlattılar. Telefon tutanakları boynuna kadar battığını gösteriyor. Ancak ABD’de başkanın azli zor bir süreçtir: üç başkan hakkında azil davası açıldığı halde 240 yıldır hiçbir başkan azledilmedi. Demokratlar azil davasını açacak olan Temsilciler Meclisi’nde çoğunluktalar; ama mahkeme sıfatıyla davayı görecek olan Senato’da Cumhuriyetçiler çoğunlukta. Ayrıca azil kararının üçte iki çoğunlukla alınması gerekiyor ki, bu imkânsız.

Demokratlar dava görülürken ortaya çıkacak yeni bulguların Cumhuriyetçilerin fikir değiştirmesinde etkili olacağını düşünüyorlar. İş, başkanı görevden almaya gelince, gerçeklerin Cumhuriyetçi vicdanlar üzerinde etkili olacağını tartışmak bile abesle iştigal olur.

Ancak şu var: Azil davasına konu olan üç başkandan biri, Richard Nixon, dava sırasında ortaya dökülecekleri düşünerek istifa etmişti. Trump bu kadar “düşünceli” davranmayacaktır. Ancak bir Narsist’in köşeye sıkıştığında neler yapabileceğini dava açılırsa beraber göreceğiz.

Yazının devamı...

İran konuşmaya razı oldu

3 Ekim 2019

İran meclis başkanı, Suudi Arabistan’ın görüşme çağrısını ciddiye aldı ve bu görüşmelerde birçok meselenin halledileceğini söyledi. İran’da kimse ruhani lider Ali Hamaney onaylamadan açıklama yapamaz; liderle görüşen, onu ikna ederek, konuşma izni alan belli ki Meclis Başkanı Ali Laricani’dir. Kendisini kutlamak gerekir.

ABD’nin İsrail’in güvenliğini sağlama siyasetinin bir ayağı Irak ve Suriye’de sözüm ona Kürt devleti kurdurmak ise, diğer ayağı, İran’ı yerle yeksan etmektir. Hatta “Kürt devleti” senaryosunun temel hedefi İran’a saldıracak kiralık ordu misali bir kiralık hükümete sahip olmaktır.

Ürdün Kralı Abdullah’ın 2005’te taktığı isimle Şii Hilali operasyonu ile İran, Yemen’den Lübnan’a, tüm Ortadoğu’da Müslüman halkı mezhepsel bölünmeye tabi tutmaya başladı. Amaç ne olursa olsun zaten şu veya bu siyasetten dolayı birbirine silah çeken, yok eden bu halkları, mezhep-meşrep davasıyla birbirine düşürecek bir tutum kimsenin hayrına olamazdı. Nitekim olmadı: Yemen’de Abdrabbuh Mansur Hadi kontrolündeki merkezi hükümet ile Husi kabileleri arasında görünmekle birlikte, Sünniler ile Şiiler arasında üç yıldır süren iç savaş, İran’ın yaktığı bir ateştir. Hilalin öteki ucunda yer alan Lübnan fiilen İran işgalindedir.

Dahası, aradaki birçok Körfez ülkesinde Şii azınlıklar için için kaynamaktadır. Bir diğer ciddi sorun, Suriye’dedir. Halkının çoğunluğu Sünni olmakla birlikte, Suriye’yi bugünkü durumuna getiren iç savaş, İran’ın önce babasını, şimdi de oğlunu desteklediği Esad ailesinin kanlı Şii terörü sebebiyle çıktı. İran bu aileyi desteklediği için de (PKK/PYD teröristlerinin sebep olduğu bölünme yüzünden pek dikkat çekmiyorsa da) İran-Esad ittifakı Suriye’yi yakmaya devam ediyor. İran, Esad ailesini değil de Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini destekliyor olsaydı, bu ateş ya hiç yanmaz ya da çoktan söndürülmüş olurdu. Şunu çekinmeden iddia etmek mümkündür: Suriye bugünkü duruma Esad ailesi kadar, İran yüzünden geldi.

Yazının devamı...

Suriye’de barış. Ama hangi barış?

30 Eylül 2019

Hafta sonu İstanbul’da Suriye konulu iki “uluslararası” konferans yapıldı. Birincisi, muhalefet partisi CHP’nin toplantısıydı; konuşmacılar arasında birçok ülkeden insanlar vardı ama Suriye’de onurlu ve kalıcı bir barış ile birlikte, tarihsel hataların düzeltilmesini isteyen Arap ve Türkmenlerin görüşleri ifade imkânı bulamadı.

CHP konferansının açılışında muhalefette olmasına rağmen partisinin ülkenin dışişleriyle de yakından ilgili olduğunu göstermeyi amaçlayan uzun bir konuşma yapan CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Suriye konusuna yaklaşımlarını sadece bir ilke üzerine bina ettiklerini ortaya koydu; kendi kelimeleriyle, “Silahlı müdahaleler bakımından uluslararası meşruiyetin tek kaynağı hâlâ Birleşmiş Milletler Güvenli Konseyi’nin kararlarıdır” dedi. Sn. Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri konferansın ana teması olan “Suriye’de Barışa Açılan Kapı” fikrinin çok yanlış bir yere açıldığını gösteriyor.

Konferansta kendi görüşlerini ifade imkânı bulamayan ve Suriye Faaliyetler Birliği içinde örgütlenmiş olan bazı Araplar ise CHP’ye alternatif bir toplantı düzenlediler ve görüşlerini orada dile getirdiler. Birlik başkanı Mansur el Atassi, rejim muhaliflerini temsil eden tek bir ismin dahi bulunmadığı CHP konferansını objektif olmaktan uzak, Esat yanlısı bir girişim olarak nitelendirdi.

Bir zamanlar ABD’de oğul Bush’un “Teröre karşı savaş” adıyla bilinen İslam aleyhtarı siyasetini benimsemeyen çok Demokrat Partili siyasetçi ve liberal bilim insanı vardı. Ama bu siyasete karşı olanlar ne parti olarak ne parlamento grubu olarak hükumete paralel bir siyaset geliştirmeye kalkmadılar. Bugün bile Demokrat Parti’nin hakkında azil soruşturması açmak üzere hareket geçtikleri Trump’ın siyasetine karşı alternatif geliştirme çabası görülmüyor. Dış politikada ulusun ortak sesle konuşması çok önemlidir. Dolayısıyla bu CHP açısından konferansın ilk hatasıdır. İkincisi ise şudur:

Türkiye’nin ABD’nin Cenevre Sürecinin işe yaramadığı görerek Rusya ve İran ile düzenlenmesine katkıda bulunduğu Astana-Soçi Süreci’nin BM Güvenlik Konseyi’nin işe yaramazlığı karşısında bir girişim olduğu açık ve seçik belli iken, CHP’nin uluslararası girişimlere tek ama tek meşruiyet kaynağı olarak Güvenlik Konseyi’ni görmesi, bu süreci ve kazanımlarını arkadan hançerlemektir. Bu anlayış, İdlib’i ve oraya sığınan milyonları, Esat’ın bombalarına meşru hedef haline getirir.

Toplantıya, makaleleri, kitapları ve sosyal medya paylaşımları ile sadece “Erdoğan düşmanı” diye nitelenebilecek olmayıp, aynı zamanda Türkiye’nin önerdiği şekliyle güvenli bölgenin “Suriye Kürtlerinin aleyhine olacağını” ifade eden, ama bu grubu sadece PYD, YPG ve SDG’den ibaret sayan sözüm-ona bilim insanları ve gazeteciler katıldı. Aslında bu katılımlar, bu cephenin Türkiye’nin demokratik bir ülke olmadığı, ifade özgürlüğünün boğulduğu iddialarının kendileri tarafından çürütülmesidir.

CHP bu kadar masraftan sonra sadece “Dünya beşten küçüktür” ve “Suriye Esat’ındır” demiş oldu.

Yazının devamı...

Trump kaçtı mı? Korktu mu?

26 Eylül 2019

73 yaşındaki adam hakkında “tavşan” metaforunu kullanacak değiliz ama Nâzım ustanın söylediğinin tersine, Trump, korktuğu için kaçıyor.

Neden korkuyor? Erdoğan tarafından ikna edilmekten. Biliyor ki daha önce en az üç kere olduğu gibi, Başkan Erdoğan’ın dile getireceği aklıselim, sadece Suriye sorununda değil, İsrail’in güvenliği ve Filistin’in geleceğine ilişkin rasyonel ve fonksiyonel, işe yarar çözüm önerileri bölgesel birçok sorunun hallini sağlayacaktır. Akıllı bir iş adamı, bu önerileri duyduktan sonra, tekrar edelim, daha önce en az üç kez olduğu gibi, hatada ısrar etmeyecektir; adamlarını toplayıp “Suriye’den çıkacağız, orada ‘Kürt Devleti’ filan gibi safsataları artık duymak istemiyorum” diyecektir. ABD ve sözüm ona koalisyonu, pılısını pırtısını toplayıp evine dönecek ve birkaç ay içinde toprak bütünlüğü garanti edilmiş, egemenliği ihlal edilmeyen, komşularına saygılı (ve kendi milli birliğini oluşturan bütün etnik, dinsel ve mezhep gruplarının bütün insan hakları garanti edilmiş) bir Suriye doğacaktır. Bu Suriye’de, icabında İran ruhani liderlerini, seçilmiş siyasetçileri dinlemeyen, kendi başına bir güç, devlet içinde devlet, paralel hükümet halini almış bir İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun uzantıları olmayacak, Golan Tepeleri’ni geri almış olacak olan bu Suriye’nin üzerinden İran İsrail’i tehdit etmeyecektir.

ABD bunu sağlayabilir... di. Eğer ABD Başkanı şu yukarıda yazdığımız barış planına bütün varlığıyla karşı olan bir İsrail’in ve bu İsrail’in kayıtsız-şartsız arkasında bulunan neoconlar ile Evanjeliklerin seçim desteğine muhtaç olmasaydı...

Ne yazık ki gelecek yıl seçim var ve ekonomide sağladığı bütün başarıya rağmen, başı siyasal skandallardan bir türlü kurtulamayan Trump, demokrasi, sol, ilericilik, liberalizm, Demokrat Parti ve hatta bazı Cumhuriyetçi Partililerin oluşturduğu bloka karşı, ancak neoconların, Evanjeliklerin ve -en önemlisi- İsrail’in desteğine muhtaç. Bu grupların hiçbirisi, şu anda Başkan Erdoğan’ın dile getireceği aklıselime değil, sadece ve sadece Suriye’yi bölerek ortaya “Kürt devleti” adını verdikleri bir varlık çıkartmaya ve bunu becerebildikleri bir zaman çerçevesinde Irak’ta kuracakları benzeri bir devletle birleştirerek, bu yeni “varlığı” İran’a saldırtmaya odaklanmış vaziyetteler. (“Önce İran’a” diye okuyunuz; sonrasıyla ilgili muhtemel çıkarımlarını başka bir zaman tartışırız.)

Trump açısından bu kadar uzun vadeli bir düşünce zaten imkânsızdır; onun için lazım olan şimdilik bu grupların desteğidir. Trump, kızının hayatına bir Jared Kushner girmemiş olsaydı, İsrail veya Filistin’le sadece oraya bir Trump Tower dikilip dikilemeyeceğiyle sınırlı olurdu; dolayısıyla, ne Yüzyılın Anlaşması ne de Suudi petrol tesislerini kimin bombaladığıyla ilgili.

Trump için şu anda seçimi kazanmak önemli. Trump’ı Dışişleri ve Savunma bakanlıklarının cari harcamalarını kısmaktan başka ilgilendiren bir şey yok. Bunun da reçetesi Erdoğan’ın elinde. Ama ikna edilmekten korkmasa ve oturup bir dinlese!

Yazının devamı...

Canım Afganistan, ruhum Pakistan

23 Eylül 2019

Afganistan’da sadece geçen Ağustos ayında her gün ortalama 74 kişi öldü. Bu BBC’nin hesaplaması. Brown Üniversitesi’nin Watson Araştırma Kurumu, 18 yıllık kaybı, 174 bin olarak veriyor.

ABD Taliban ile barış yapmanın mümkün olduğuna inandı ve görüşmeler yaptı. Oysa El Kaide’yi ve onun kurucusu Usame bin Ladin’i koruduğu iddiasıyla ABD, 2001’de başlattığı “Teröre Karşı Savaş” çerçevesinde daha ilk ayda 5 bine yakın sivili katletmişti. Bu saldırılar, ABD ve İngiltere’nin, Afganistan’daki Sovyet işgali ile mücadele etmek üzere Müslüman ülkelerden devşirdikleri işsiz-güçsüz gençlere 1979’da kurdurdukları Taliban’ı yıkamadı. Oysa ABD ve İngiltere, tarihe karışmış olan “cihat” ve “mücahit” kavramlarını diriltmek zorunda değildi. Afganistan’da Sovyet işgali ve ona yol açan hükumet darbesini yapan Afgan komünistlerinden çok daha güçlü ve köklü, modern bir ülke, demokratik bir sistem ve dünyaya entegre bir ekonomi oluşturmak isteyen bir siyasal gelenek vardı.

Sadece bir örnek vereyim: Afgan Sineması, Rus Sineması ile birlikte 1900’lerin ilk yıllarında başladı ve aynı hızla gelişti. Bu filmlerin Taliban’ın sinema düşmanlığının kurbanı olmaması için Afgan aydınlar, çift duvarlı binalar yaparak, film kutularını sakladılar. Afgan romanları, gazeteleri, fotoğrafçılığı, Taliban’a rağmen yaşadı. ABD ve İngiltere, elleriyle kurup büyüttükleri Taliban’dan kurtulmak istediklerinde demokratik modernizmi yeniden besleyip büyütmek yerine, havadan bombalamayı tercih ettiler. Bu bombalar, 50 yıl Taliban’dan kurtulmayı başaran moderniteyi yok etmekle kalmadı, yerine batı düşmanı bir kuşak yetiştirdi.

Afganistan belki de geri gelmemek üzere yok edildi.

Afganistan’a düşen bombalar sadece Afgan kültürünü yok etmedi. Bu barbarlığın nerede ise birinci derecede etkisi Pakistan’da da görüldü. Watson rakamlarına göre, Afganistan’da 150 bin sivil öldüyse, Pakistan’da da 65 bin kişi öldü. Tahribatın boyutlarını anlamak için Afgan-Pakistan sınırından gelen görüntüleri izlemek yeter. 2,500 km’lik bu sınırda, dağlar o kadar yalçın, dereler o kadar derin ki, yöre halkının deyimiyle kuşlar bile akşam yuvalarını bulamazlar. Bu sınır, binlerce yıldır Peştun ve Dari halklarını her türlü işgalden korumuştu.

Pakistan’ın etnografik yapısı Afganistan kadar çok parçalı olmamakla birlikte, orada da etnik, mezhepsel ve dil dengeleri vardı. Bu dengeyi gözetme imkânı veren ekonomik zenginlikten mahrum olan Pakistan, zekât ve öşrün ülkenin sosyal yapısında etkili olduğu nadir Müslüman coğrafyalarından biriydi. “Komşunuzdaki teröre göz yumuyorsunuz” suçlamasına sürekli muhatap edilen ve bitmez tükenmez bombalama hataları (!) yüzünden halkın giderek merkez siyasetçilerine yabancılaştığı Pakistan bu kez Hindistan’ın Keşmir üzerinde hak iddiası dolayısıyla tehdit altında. Pakistan, bir tarihte kendisini Hindistan’a karşı silahlandıran batının ve zengin Müslüman ülkelerin ihanetine uğramış vaziyette.

Bu iki muhteşem kardeş kültür, ölüm-kalım mücadelesi veriyor.

Yazının devamı...

Putin meseleyi anladı mı?

19 Eylül 2019

Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’in showman’liği bütün dünyanın bilgisi dâhilinde olan bir şey. Buzları kırıp, eski 5 derecede yüzmeler, judo ve dans gösterileri, at yarışları ve saire. Tabii bu arada yüzünü buruşturmadan votka içme yarışlarını unutmayalım.

Bunlar, asık suratlı, konuşmaktan aciz eski Sovyet liderlerinden sonra, Rusya’nın dünya kamuoyu nezdinde halkla ilişkiler, itibar ve sempatik görünme gibi açılardan puan kazanmasını sağladı.

Putin, biliyor olmalı ki, Suriye’deki Esad rejiminin kendi halkına karşı giriştiği zulme Rusya’nın sağladığı destek sürdükçe, Türkiye kamuoyu nezdinde, kendisinin ve ülkesinin “dost ve müttefik” imajı kazanması mümkün değildir. Resmi planda ise sözgelimi İdlib anlaşmasının Beşar Esad’a ait görünen ama Rus pilotların uçurduğuna dair kuvvetli kanaat bulunan uçakların saldırısının sürmesi gibi ciddi anlaşma ihlalleri sürdükçe, ne S-400’ler ne SU-57 Rusya’yı “güvenilir ortak” yapmaya yetecektir.

Putin, Başkan Erdoğan’a dondurma ısmarlamak, bir Türk’ü astronot olarak uzaya götürmek gibi PR şirinliklerine, son zirvede Kuran’dan ayet aktarmayı ekledi. Putin’in Müslümanlar arasındaki çatışmalara kardeş olduklarını hatırlayıp son vermeleri gerektiği uyarısı yerindedir ve Müslüman ümmetinin, dünya çapında unuttuğu bir husustur. Bu ayet yüzyıllardır var ve Müslümanlar Müslümanlarla çatışmaya devam ediyorlar. Şimdi bir kere daha bunu Putin’in ağzından duymak, sadece ihlas sahibi birkaç Müslümanı utandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Oysa Rusya, siyasal müttefiki Suriye’nin Müslüman liderine, kimi ılımlı, kimi radikal ama hepsi karılarıyla ve çocuklarıyla İdlib’de bir karış yere sığınıp kalmış olan hepsi Müslüman rejim aleyhtarlarına saldırılarını durdurmasını söyleyebilir. Esad’a sorunun İdlib değil, Rojava olduğunu, rejim aleyhtarı da olsalar Müslümanların değil, İsrail’i korumak için PKK teröristlerine devlet kurduran ABD olduğunu anlatabilir.

Ama görünen o ki bir süper-güç adayı olarak Rusya, İsrail’i (ve o kapıdan girerek, dünya Musevilerini) elde tutabilmek için, “Suriye’nin toprak bütünlüğü” kavramını bile bir kereden fazla telaffuz etmemeye dikkat ediyor. Türkiye, taleplerine uygun bir güvenli bölge kurulmazsa, ABD’yi bir kenara bırakıp kendi başının çaresine bakacağını söylerken ne Putin ne de Ruhani teröristlere karşı ortak harekât veya Türkiye kuzeyden ilerlerken rejimin de PKK-PYD-YPG teröristlerine karşı güneyden harekete geçmesi gibi formülleri hatırlamaktan uzak görünüyorlar. 1998 tarihli Adana Mutabakatı’nı Rusya bırakıp İran alıyor ve Türkiye’ye hatırlatıyorlar. Türkiye bu anlaşmayı çok iyi hatırlıyor; bu anlaşmayı Türkiye’nin değil, Suriye’nin hatırlaması gerekir. Beşar Esad bu mutabakatı sürdürüyor olsaydı, işler bu raddeye gelmez, Suriye bugün bölünmenin eşiğinde olmazdı.

Yazının devamı...