Yine uluslararası basın

2 Eylül 2019

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği’nin (Gazeteciler Cemiyeti neyine yetmiyor radyocu ve televizyoncu kardeşlerimizin?) ödül töreni gecesinde, Türkiye’ye yönelik dış yayınlarının objektiflikten uzak olduğunu söyledi, “Türkiye’nin başarıları kasıtlı bir şekilde görülmüyor” dedi.

Cumhurbaşkanının bu sözlerinin henüz Londra, Paris ve New York’ta yayın yönetmenlerinin kulağında çınlamayı sürdürdüğü ertesi gün, iki büyük gazetede, Washington Post’ta ve Londra’da The Times’da, iki makale yayınlandı. “Makale” kelimesi, bu yazıları nitelemek için kullanılamaz. Bu iki yazı da herhangi bir Türkiye düşmanı Birleşik Arap Emirliği veya Yunanistan kaynaklı trolün, 240 karakterlik nefretinin uzun şekliydi. Yazarının nefreti, öfkesi ve Erdoğan düşmanlığının kâğıt üzerindeki yansımasından ibaretti.

Washington Post’taki yazıda, Erdoğan’ın otoriteryan (yetkeci) yönetiminin Batı’da sanıldığı gibi kolayca kök salamayacağı, derinleşemeyeceği belirtiliyor; yerlerine kayyım atanan üç belediye başkanıyla ilgili karara “tüm Türkiye’de gösterilen karşı koyuşun ve direnişin” kanıt olduğu öne sürülüyordu. Yazı, bazı üniversite mensuplarının imzaladığı ve “Barış Akademisyenleri Bildiri” alarak bilinen belgede imzası bulunan birkaç kişinin ifadeleriyle devam ediyordu.

Londra’daki yazı da Erdoğan’ın “Karadenizli bir kaptanın oğlu iken nasıl yükseldiğinin hikâyesini” anlatıyor. Karadenizli kaptanların çocuklarının yükselmemesi ve onların da babaları gibi mesela küçük tekne kaptanı olarak kalmaları gerektiği çarpık inancı ve bariz yalanları bir yana, Erdoğan popülizmle bir yandan diktatörlükle itham ediliyor. Popülizmin halk iradesinin egemenliğinde nihai aşamalardan biri olduğunu bile hatırlamayan yazar, Erdoğan’ın şahsına düşmanlığını o kadar ileri götürüyor ki onun, ülkeyi askeri vesayetten, yetkisini halk iradesinden almayan kendi üyelerini kendisi atayan bir takım kurulların seçilmişlerin siyaseti üzerindeki veto yetkisinden kurtaran bir halk devriminin lideri olduğundan tek kelime söz etmiyor.

Yazar yazmış diyelim! Ya yayıncı ne yapıyor? Yazıyı, Erdoğan’ın askeri şura üyeleri ile Anıt Kabir ziyaretinden bir fotoğrafla süslüyor. Ortada (yazıda ‘uzun adam’ diye adeta fiziği hafife alınan) Erdoğan ve çevresinde üniformalarıyla etkili bir grup oluşturan şura üyeleri, Türkiye’yi yöneten ekip olarak algı malzemesi yapılıyor.

The Times editörü John Witherow kendisini gazete yayınlıyor sanabilir. Ama Murdoch’un arzu ettiği her şeyi yayınlamanın ve önlerine uzatılan her herzeyi sayfaya koymanın gazetecilik olmadığını bilmesi gerekir.

Ondan önce o koltukta oturanlar, babası taka kaptanı olanların da artık eh azından John Fiske’leri okuduğunu ve fotoğrafla algı yönetiminin ne olduğunu anladıklarını biliyorlar ve dikkatli davranıyorlardı. Ama kapitalizmin gazeteciliği ayağa düşürmesi süreci, Pazar ilavesi editörü John Witherowların Times’ı yönetmelerine imkân veriyor.

Sonra da biz bunlardan objektif yayın bekliyoruz. Daha çok bekleriz.

Yazının devamı...

Türkiye’nin endişesini anlamak yetmiyor

29 Ağustos 2019

Rusya ikiyüzlü bir tavırla ateşle oynuyor ve Putin Erdoğan’ın bunu bildiğini biliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki gün önceki Rusya ziyareti sırasında Putin bunu her haliyle belli etti; “Türkiye’nin hassasiyeti” ve “endişeleri” ifadesini defalarca tekrarladı.

Ama bunun İdlib sorununu çözmeye bir yararı yok. Putin, İdlib’de sığınıp kalmış olan silahlı grupların tümünü “terörist” diye nitelemekle, 12 ay önce şiddetin tırmanmasını önlemek amacıyla çatışmasızlık bölgeleri oluşturmak ve bunları Türk askerinin gözetimine vermek için yapılan toplantıda ifade edilen görüşleri tamamen unuttuğunu göstermiş oluyor. Türkiye, Rusya ve İran ile Astana ve Soçi’de masaya otururken, masum Suriye halkının demokratik taleplerinin karşılanmasında katil Beşar Esad yönetimini aklıselim yoluna getirecekleri inancıyla hareket ediyordu. İdlib anlaşmasına ve anayasa konferansına giden yolda Türkiye, Rusya ve İran’ın kendi halkını varil bombalarıyla yok eden, 500 bin kişinin katili bir rejimi meşrulaştırmaktan başka işlevi olmayan iki ülkeyle birlikte hareket edeceği beklentisi içinde değildi.

Suriye’de Esad’ın cinayetleri durmalı ve bir an önce mevcut de facto sınırlar bozulmadan serbest ve adil bir seçime gidilmelidir. Esad, Putin ve Ruhani bilmelidirler ki Suriye’nin bölünmemesinin tek garantisi, serbest ve adil seçimlerdir. Yeni anayasanın demokratik bir metin olmasının ve seçimlerin özgür ve adil şekilde yapılmasının garantisi ise Putin’in 6 milyon masum mültecinin gözlerine bakarak İdlib’deki terörist diye nitelediği rejim aleyhtarı güçlerdir.

Rusya ziyaretinin bir olumlu sonucu Cumhur- başkanı Erdoğan’ın, Rusya’ya “İdlib’de rejimin terörizmle mücadele bahanesiyle sivillere karadan ve havadan ölüm yağdırması kabul edilemez” mesajını yanlış anlamaya imkân vermeyecek şekilde iletmiş olmasıdır. Bir diğer olumlu sonuç, Türkiye Kuzey Suriye’de oluşturulacak güvenli bölgenin, ABD’nin Suriye’nin doğusunda bir “Kürt” devleti” projesine de resmiyet kazandıracağı iddiasının Rusya tarafından benimsenmediğini görmektir.

Yazının devamı...

Trump’tan kurtulma ihtimali

26 Ağustos 2019

ABD’de modern zaman-larda muhafazakârlığı Evanjeliklerin ve Hitlercilerin elinden kurtararak adeta yeniden icat eden National Review dergisinin kurucusu William F. Buckley (1925-2008) “Muhafazakârlığın 11’nci Emri” diye adlandırdığı bir ilke ortaya atmıştı: “Asla Cumhuriyetçilerin aleyhinde bulunmayacaksın!”

Nitekim Buckley bu kural gereği kimleri desteklemedi ki! Fakat Buckley’nin bile 11’nci emre uymadığı zamanlar oluyordu. Örneğin oğul Bush’tan hiç hazzetmedi Buckley.

Romancı olan oğlu Christopher Buckley, Trump Cumhuriyetçi Parti adaylığını kazandığında “Baban hayatta olsaydı, Trump’a ne derdi?” diye soranlara cevabı şöyle olmuştu: Trump muhafazakâr değil ki babam onu hakkında düşünmeye layık bulsun!”

National Review dergisi de iki yıl sabrettikten sonra nihayet bu hafta, Trump’ın gelecek yıl başkanlık seçimini kazanmaması ihtimali bulunduğunu yazdı. Hem de hiciv veya mizah yapmadan: Çin ile ticaret savaşının ABD’de bir ekonomik durgunluk başlatması muhtemeldir. Kendi döneminde ekonomik durgunluk başlayan bir başkanın yeniden seçim kazandığı ise görülmemiştir.

Derginin yazısında Trump’ın Çin stratejisinin bir hesap hatasına kurban gittiği, Çin’in karşı koymasının ve ABD yaptırımlarının bir savaşa yol açacağını asla beklemediği kaydediliyor. Trump, kendisini düştüğü bu uçurumdan ABD Merkez Bankası’nın çıkartacağını umuyordu. Ancak bu göreve bizzat getirdiği Fed Yönetim Kurulu Başkanı Jerome Powell’in Trump’ı kurtarmak şöyle dursun, “Dünyanın büyük ekonomileri arasında gümrük vergilerini tırmandırma yarışına son verilmesini” istemesi Trump’a ekonomik durgunluğa yuvarlanması için bir tekme atmak” oldu. National Review, bu açıklamayı 11’nci Emri çiğnemeden, Trump’tan kurtulma ihtimalinin belirmesi olarak gördüğünü açıkça yazıyor. Trump’ın, ABD Merkez Bankasını “Çin beter ABD düşmanı” ilan etmesini kınayan dergi yayın kurulu, öfkesini “Amerika’nın sonsuz düşman listesine şimdi de Merkez Bankası başkanı eklendi,” diye ifade etti.

Geriye bakınca, ABD’nin çok değil 20-25 yıl öncesine kadar bu denli düşmanı yoktu. Gerçi  Soğuk Savaş’ın bitmesiyle ABD’de bazıları yeni düşman arayışına başlamıştı; ama dünyadaki birçok ülkenin yurttaşı, İsrail’e karşı dengeli bir politika güden, Filistinlilerin yaşadığı mülteci kamplarına düzenli ve ciddi ölçüde yardım yollayan, küresel ısınma ile mücadeleye ciddi katkıda bulunan ve en önemlisi Rusya ile stratejik nükleer silahların sınırlandırılması için anlaşmalar imzalayan ABD için olumlu düşüncelere sahipti.

Oğul Bush ile başlayan olumsuzluklar, Trump ile adeta zirveye ulaştı. ABD’nin İkinci Dünya Savaşını sona erdirmek için attığı iki nükleer bomba ile bir saat içinde 250 bin kişiyi öldürdüğünde bile hakkındaki olumsuz düşünceler bugünkü kadar yüksek olmamıştı.

Eğer Muhafazakârlığın İncili sayılan bir yayın organı, sonunda Trump’tan kurtulma ihtimalini beslediği için ABD’nin ekonomik durgunluğa düşmesini bile sevinçle karşılıyorsa, Trump için “tehlike çanları çalıyor” denilebilir.

Yazının devamı...

Güvenli bölgenin ötesi

22 Ağustos 2019

İdlib çevresinde 15-25 kilometrelik güvenlik kuşağı oluşturan Türkiye-Rusya anlaşması, hafta başında, Suriye uçaklarının bu bölgedeki gözlem noktalarından birine gitmekte olan Türk konvoyuna saldırmasıyla ikinci büyük yarayı aldı. 16 Eylül 2018’de yapılan anlaşma, 19 ve 20 Eylül’de Beşar Esat’a bağlı Suriye birlikleri tarafından Heyet-i Tahriru’ş Şam’a (HTS) yapılan yoğun saldırılarla zaten hayatına yaralı başlamıştı. HTS önceleri Taliban’a bağlı denilerek terör örgütü ilan edilmiş; ancak ABD daha sonra çoğu sivillerden oluşan bu grubu terör örgütü saymadığını açıklayarak onlara silah ve teçhizat yardımı yapmıştı. İdlib’deki diğer gruplardan çoğu, ABD’nin denetimindeki örgütlerdi.

Trakya kadar bir alanı kaplayan İdlib’de, DAEŞ dışında Suriye’deki kanlı rejimi silah zoruyla devirmek isteyen, ılımlı-aşırı ve silahlı 20 bin rejim aleyhtarı ve aileleri birikmiş durumda. Türkiye bu ili kuşatan sınırın çevresindeki güvenli bölgede gözetim noktalarında bulundurduğu birlikleriyle bu gruplarla Esad’ın askerleri arasında tampon oluşturuyor. Esasen Astana Süreci’nin bir devamı olan İdlib Anlaşması’nın uygulanmasının imkânsız denecek kadar zor olacağı ilk günden belli idi. Nitekim ekim, şubat ve mayıstaki saldırılarla İdlib Anlaşması’nı sürdürmek imkânsız hale gelmiş ve anlaşmayı canlandırmak için Türkiye ve Rusya’nın yeniden görüşmeleri gerekmişti.

Pazartesi gününe kadarki saldırılar, Türkiye’nin denetim altında tutmayı taahhüt ettiği rejim aleyhtarı gruplara yapılmıştı. Ama Esad ilk kez doğrudan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef almış oldu; Türk birliklerini atlayarak, güvenli bölgenin içinde kalan Han Şeyhun kasabasına asker soktu.

Bu, doğrudan Astana Süreci’ni hedef almaktadır. Oysa süreç, Cenevre’de yeni Suriye anayasasının yazılması aşamasına ulaşmıştı.

İdlib’in Türkiye’nin kontrolünden çıkıp muhalif güçlerin Esad’a yeniden saldıracağı ve durumun iki yıl önceki hale döneceği anlamına gelir. İç savaşın sona ermesi, 8 milyon Suriyelinin Türkiye, Ürdün ve Lübnan’dan evlerine dönmesi yeniden hayal olacaktır.

Beşar Esad da babası gibi Moskova’nın izni olmadan tuvalete bile gitmez. Peki, öyleyse yeni anayasa konusunda Astana ortakları arasında bir tutum değişikliği mi oldu? Görünür (ve görünmez) düzeylerde böyle bir şey yok. Ancak yine de İdlib’de yığılmış gruplarda sinsi bir hareketlenmenin olduğu biliniyordu. Bölgeden alınan haberlerde, bu hareketlenmenin Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda temizlik söylemiyle arttığı da alınan haberler arasında idi.

Türkiye’nin ABD’yi tam 35 kilometre olmasa bile, PKK uzantılarını sızma harekâtı ve roket menzilinin dışına çekmeye ikna edeceği belli. Ne var ki bu geri çekme, ABD’nin Suriye’yi bölme ve bir terör devleti kurma planlarını değiştirmesi anlamına gelmiyor. Bu terör devleti, sadece Türkiye’nin değil, İran ve Rusya’nın da şiddetle karşı olduğu bir oluşum.

ABD şimdi İdlib’de yeni bir ateş yakmaya hazırlanıyor; sadece katil değil aynı zamanda ahmak olan Beşar Esad da bu ateşe yakıt taşıyor.

Yazının devamı...

Haydut devletler

19 Ağustos 2019

Amerikalı yazar Bill Blum’ın “Dünyanın tek süper gücünü anlama kılavuzu: Haydut Devlet” kitabından daha önce söz etmiştik. Hakkında inceleme yazanlar, kitabı “ABD küresel müdahaleciliğinin mükemmel bir eleştirisi” ve “Resmî Amerikan yalanlarına panzehir” diye niteliyorlar. Kitapta yapılan şey, ABD’yi, dillerinden düşürmedikleri ve diğer ülkelerden bekledikleri “Amerikan Değerleri” kriterlerine göre yargılamaktan ibaret.

Bir ülke (ulusu ile değil belki ama devleti ile) nasıl haydutlaşır? Çok basit: 2 milyar Müslümanın hissiyatına, değerlerine, kutsallarına aldırmadan, onları öfkelendirdiğinizi, kendinize düşman ettiğinizi umursamadan, hareket edersiniz. Söz gelimi, 1947’de geleceğine halkının karar vereceğini kabul ettiğiniz Keşmir’de (o referandum yapılıncaya kadar) yürürlükte olan özerkliği tek taraflı bir kararla askıya alırsınız. Çünkü Sovyetler Birliği’nin ABD’ye karşı silahlandırdığı Hindistan olarak nükleer silaha sahipsiniz; ama Sovyetlere karşı ABD’nin yıllarca piyon olarak kullandığı Pakistan ise şu anda ABD ve tüm batı tarafından yüzüstü bırakılmış durumdadır. Elinizde atom bombası olduğu için, Keşmir’deki Müslüman çoğunluğu, hem de Kurban Bayramı günlerinde adeta katliama hazırlanır gibi dünyadan tecrit edebilirsiniz. Binlerce yıllık Hint uygarlığını, Hindu Faşizmine çevirmenizde sakınca yoktur.

İsrail olarak aynen Hindistan gibi haydutluk yapmanız mümkündür. Bayram günü, Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa’ya giriş çıkışları durdurursunuz. Bayram namazı sırasında askerlerinizin çizmeleri ile Mescide girerek, Müslümanların kutsal saldığı bir yeri kirletmelerinde sakınca görmezsiniz. Sadece bu da değil, en az sizin kadar haydut ve hatta size haydutluğunuzun ölçüsünü arttırmanız için cesaret veren ABD başkanı, sosyal medya yoluyla başbakanınıza, iki ABD milletvekilinin İsrail’e sokulmaması talimatını verir; o da bu emri ikiletmeden yerine getirir. Ortada uluslararası anlaşmalar, teamüller, diplomatik gelenekler varmış… İsrail olarak umurunuzda olmaz. Neden olsun? Müslüman kadın milletvekilleri Somali asıllı İlhan Omar ve Filistin asıllı Raşida Tlaib’i ülkenize sokmadığınız için ne Müslümanlar ne ABD’li Demokratlar ne kadınlar ne uluslararası hukuk ne Birleşmiş Milletler size              bir şey yapabilir.

ABD’nin çıkarları, bu ülkenin kendisi ve elini gösterdiğinde “sıçra” demesine bile lüzum kalmadan sıçrayan bir köpek sadakatine sahip İsrail başbakanının, Müslümanların duygularını, tepkilerini bir haydut misali yok saymasına izin veriyor mu? Aynı şekilde, ülke halkının yüzde 15’inin Müslüman olduğu Hindistan’da, ülkenin dar bir Hindu milliyetçiliğine mahkûm edilmesi, bu ülkeye nasıl bir gelecek vaat ediyor?

Bu haydutluklar sadece dünyanın Müslüman halklarının belleğinde kötü bir birikime sebep olmakla kalmıyor; ABD, İsrail ve Hindistan’ın demokrat halkları da istemeden taraf haline getirildikleri bu kavgadan kurtulmaktaki çaresizliklerini daha iyi anlıyorlar. Bu ülkelerin halkları da haydutların düşmanı             haline geliyorlar.

Yazının devamı...

Atmosferi delmenin vebali

15 Ağustos 2019

“Ozon deliği” ve “küresel ısınma” kavramları ortaya atıldığında, kalkınmakta olan ülkelerin genel, ortak tepkisi umursamazlık ve “Bize ne? Ozonu siz deldiniz; siz onarın!” şeklinde oldu.

Gerçekten de buzdolap- larımızdan klima cihazlarına kadar her yerde kullanılan kloroflorokarbon gazlarının yoğun salınımı, 19’uncu yüzyılın son yarısı ile 20’nci yüzyılın ilk yarısında olmuş ve atmosfere onarılamaz zararlar verilmiştir. Bu yıllar, yeni sömürgecilik (neokolonyalizm) siyasetinin hammadde ithalatı ve mamul madde ihracatı sırasında gemilerde ve trenlerde dikkatsiz soğutmalar, yakıt (özellikle linyit kömürü) tüketimi (ve yeni yeni anlaşılan diğer uygulamalar, örneğin yanlış ve zararlı gübreleme ve besicilik yöntemleri, aerosol spreyler) yüzünden dünyayı her anlamda tahrip ettiği yıllardır. Küresel kapitalistleşmenin savunucuları, o yıllarda yapılan bu yoğun ticaret olmasaydı bugün artık çoğu kalkınmış olan üçüncü dünya ülkelerinin açlıktan mahvolmuş olacağını söylerler. “Öyle olmasa idi de böyle olsa idi...” tarihe ilişkin değerlendirmelerde makbul bir yöntem değildir ve bu yolla yapılan analizler, bugün ve yarın için çözüm üretmekte başarılı olamazlar.

Ama bugün ve yarın son derece gerçek bir sorun var: Havalar artık o kadar sıcak ki ormanlar en ufak bir dikkatsizlikle ve kimi zaman kendiliğinden büyük ölçülerde yanıyor; denizler ısınıyor, balık türleri azalıyor. Dünyanın dörtte biri için besin kaynağı olan deniz yosunları kuruyor. Küresel ısınmanın bir diğer etkisi ise havaların aşırı soğuması, yağışların bereket sınırını aşıp, afet boyutuna ulaşmasıdır. On yılda bir duyulan dev dalga sorunu adeta haftalık boyutlara sıçradı.

İklim değişikliğinin küresel facia boyutuna ulaşması ve dünyanın canlı yaşamını etkileyecek bir afete dönüşmesi, kutuplardaki buzulların tümüyle erimesiyle ortaya çıkacaktır. Bu tahminler, araştırma kurumlarının dışına ilk çıkmaya başladığında, alınması gereken tedbirler arasında, Üçüncü Dünya veya “kalkınmakta olan ülkeler” gibi isimlerle anılan coğrafyalarda sanayileşmenin yavaşlatılması ve zararlı gaz salınımının filtrelenmesi vardı. Bu, Batı ve Kuzey ülkelerinin adeta bedava sanayileşmesi ile kıyaslandığında, çok pahalı, hatta imkânsız bir sanayileşme anlamına geliyordu. Bu ülkelerin aydınları, sıra kendi kalkınma çabalarına geldiğinde önlerine geri kalmışlığı sürdürecek bahaneler sürülmesi olarak değerlendirdikleri bu önerileri reddettiler. Küresel ısınmayı inkâr ve önlem almayı ret siyasetine günümüzde en çok cesaret veren, Trump’ın ABD’yi her türlü iklim anlaşmasından çıkartması, yok olan türlerin korunması için konulan kısıtlamaları kaldırması olduğu söylenebilir.

ABD’de, ülkeyi bir “haydut devlet” haline getiren Trump’ın sebep olduğu utancı hisseden çok kişi var. Ancak, Trump’ın ırkçılığı bile hoş gören popülizmi, aklı başında ve uluslararası toplumun saygın bir üyesi olmasına imkân verecek kadroların işbaşına gelmesine engel olmayı bir dört yıl daha sürdürecek gibi görünüyor.

Yazının devamı...

Uluslararası yayınların taraflılığı

12 Ağustos 2019

Bir uluslararası yayın kurumunda çalışmış bir kişi olarak şunu kesinlikle biliyorum: Bu kurumlar ne kadar doğrudan bir bakanlık denetiminden veya istihbarat dairesinin yönlendirmesinden muaf olursa olsun sonuçta yayını finanse eden devletin sesidir; görüşüdür. Bu yayınların yönetmenlerinin, doğrudan hükumet müdahalesini kabul etmeyecek kadar demokratik batı normlarında ifade özgürlüğü anlayışına sahip olmaları da mümkündür. Britanya Yayın Kurumu BBC’nin Kuzey İrlanda’daki terörle ilgili yayınları 1988’de hükumet kararı ile kısıtlanmıştı. Ancak bu kararı protesto eden BBC genel müdürü istifa etti. 1985’de, İran’a gizlice silah sevk edip, kazanılan para ile Nikaragua’daki anti-komünist gerillalara yardım sağlandığı skandal sırasında, Amerika’nın Sesi (VOA) yardımı ile İran’a gizli mesajlar ulaştırıldığı ortaya çıkınca yönetim kurulu başkanının istifa ettiği de hatırlanabilir.

Ancak bu istifalar o kişilerin bireysel mesleki ahlakı ve kişisel haysiyeti ile ilgiliydi. Uluslararası yayıncılarda bu gibi istismarlardan kaçınmayı zorunlu kılan bir meslek ahlakı kaldığını da söylemek zor olsa gerek. Devletler medyayı (kötüye) kullanarak, hedef dinleyici kitlesi üzerinde algı operasyonları yapmayı son derece meşru görüyorlar.

Ülkemizde bir süreden beri bir Kanada firmasının Çanakkale yöresinde altın madenciliği yapacağına ilişkin haberler üzerine bir takım çevre koruma kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin ve sonunda siyasal partilerin yoğun protestoları oluyor. Bu onların hakkıdır.

Bu durum haber artışını da beraberinde getirdi ve yurt dışından Türkiye’ye yönelik haberler yapan kurumların da konuya ilişkin yayınlarında artış oldu. Bu da normaldir.

Normal olmayan şudur: Bu kurumlar, örneğin Almanya’nın Sesi radyo ve televizyonu (Deutche Welle), yayınlarını sosyal medyaya da taşıyorlar ve orada belirli sosyal veya siyasal tutumları, siyasetleri ve grup görüşlerini yaymak, kitleleri bu çerçevede organize etmek için kullanılan etiketleri, sloganları (hashtag) haber başlıklarına ekliyorlar.

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) bir süre önce kapsamlı bir raporla, uluslararası yayınlarla sosyal ağlardaki partizanlık arasındaki ilişkilerin envanterini yayınlamıştı. Böyle bir raporun ilgili kurumlarda partizanlığa karşı bir hassasiyet uyarması beklenirdi. Ancak meselenin öyle olmadığı ve olmayacağı anlaşılıyor; hemen hemen bütün uluslararası yayıncılar, sadece istihdam ettikleri yayıncıların kişisel hesaplarından değil fakat kurumsal kimlikleri ile yayınladıkları mülakatı, derlemeyi, liseli-üniversiteleri gençlerin oluşturdukları, kullandıkları etiketlerle süsleyerek sosyal medyaya koyuyorlar.

Eskiden, yani ABD’nin kendisini var eden idealleri henüz ayaklar altına almadığı, Almanya’nın veya İngiltere’nin medya etiği denen belgeleri önemsediği yıllarda, ülkelerin dış yayınlara tepkisine önem verilir; yayıncılar elçilikleri tarafından uyarılırdı.

Galiba birçok şey gibi, bu hassasiyetlerin de devri geçti.

Yazının devamı...

FETÖ kimin koruması altında? (2)

8 Ağustos 2019

2016 yılında yapılan “Eğitimi Öldürmek” adlı belgeselde konuşan bir eğitim uzmanı, Türkiye’de hükumeti devirmek için darbe girişiminde bulunmakla suçlanan bir imamın, ABD’de okul ağına sahip olduğunu halkın bilmemesinin ancak komplo ile açıklanacağını söylüyordu. Bu komployu kim kurdu?

Filmi bağımsız bir şirket yapmıştı. Türkiye ile ilgili bir hukuk bürosu bu filmde dile getirilen iddiaları üç grupta toplayıp her birini Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ile ilişkilendirilen 200’den fazla okulun yer aldığı kentlerde soruşturdu. Amsterdam ve Ortakları isimli bu büro, FETÖ okullarının kurulu olduğu hemen her yerde, gerekli vizeye sahip olmayan öğretmenlerin işe alındığını, okul yeri olarak gösterilen emlakin hukuken kuşku uyandıran durumda bulunduğu, okulların çok büyük kısmının hisselerinin Gülen örgütü tarafından alınarak tekel oluşturulduğunu belirledi.

Büro, bu raporunu hem ABD federal hükumetine hem eyalet yönetimlerine hem de medyaya verdiğini açıkladı. Basit bir içerik analizi ABD’de geleneksel ve Internet medyada, FETÖ’den “terör örgütü” adıyla değil hala “Gülen Örgütü” diye söz edildiğini, Amsterdam Hukuk Bürosu’na ise “Türkiye’nin lobi şirketi” muamelesi yapıldığını gösteriyor. Örneğin en çok takipçisi olan Politico dergisinin sitesinde yer alan haberde, hukuk bürosu “Türkiye’nin ajanı” diye küçümseniyor; ama bir sözcüsünün ağzından FETÖ okullarının Gülen’le ilgisinin olmadığı, eğitim kalitesinin mükemmel düzeyde bulunduğu gibi bilgiler veriliyor. Bu sadece bir örnek. Oturduğu semtte bir okulun kullanılmayan spor salonunun bir duvarı çöktü diye, okul yöneticilerinin tümüyle işten el çektirildiğini hatırlayan bir kişi olarak, dörtte üçünün öğretmenleri, yarısından fazlasının bina mülkiyeti ve binanın okul olarak kullanılmaya elverişli olmadığına dair müfettiş raporları bulunan bu okul sisteminin hâlâ nasıl olup da “sahibi” ve “işletmecisi” olarak görülen kişilerin elinde bırakıldığına inanmak zordur. “Charter” okulu kayıtlarının Gülen örgütü üzerine olduğu, FBI kayıtları ile sabit iken, dergi, gazete ve Web sitelerinin, nasıl olup da bu okulların Fetullahçı örgütle ilişkisi olmadığını yazabilmeleri ABD gibi bir ülkede aklın kabul edebileceği bir durum sayılamaz.

Peki, bu durumun sebebi ne?

Bilinmesi gereken ilk nokta, Fetullahçı örgütün tek başına var olan bir yapı olmadığıdır. “Ilımlı İslam modeli” çerçevesinde kurulan, “İslam’ın bir şiddet dini” olmaktan çıkartılması için Kur’an’ın “aşırılıklarından arındırılması gerektiği” ve hadislerde ayıklama yapılarak, bir reformun gerçekleştirilmesi fikrini yaymak üzere, Türkiye’den tutun Bangladeş’e, Pakistan’dan tutun Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Sudan’a, Suudi Arabistan’a kadar İslam coğrafyasında birçok yerde, FETÖ benzeri kuruluşlar ve kişiler var. ABD derin devleti, FETÖ’nün malî yapısının çökmesi, üyelerinin Türkiye tarafından yargılanması halinde bunun arkasının mutlaka geleceğine emindir ve bana asla izin vermez.

FETÖ, bu sebeple ABD koruması altındadır.

Yazının devamı...