Artık kandıramıyorsunuz

1 Ağustos 2019

Ankara’ya ABD Suriye özel temsilcisi James Jeffrey’i göndereceksiniz; “Suriye’den terör örgütü nasıl temizlenir?” sorusuna cevap ararken, ABD’nin Orta Doğu’da en yüksek rütbeli komutanı Org. Kenneth McKenzie de Rasulayn’da bu “temizlenecek” teröristlerin elebaşlarından biriyle, Türkiye’nin başına 4 milyon lira ödül koyarak aradığı, Ferhat Abdi Şahin (Şahin Cilo ve Mazlum Kobane adlarıyla da biliniyor) ile görüşecek.

Hafta başında Amerikalı dost ve müttefiklerimizin (!), Ankara’daki görüşmeden bir yarar ummaları için Türkiye hakkındaki algılarının bayağı çarpık olması gerektiğini ifade etmiştik. Nitekim bu görüşmeden hâsıl olan kocaman bir sıfır oldu.

Dikkatli okurlarsa bu sıfırda ABD açısından alınacak bir ders var: Türkleri artık kandıramıyorlar. “Menjib’de beraber devriye yapacağız” veya “Askerlerimizi tamamen çekeceğiz,” “Beşar Esad’ı biz de istemiyoruz” ve “Cenevre’de anayasa yazma işine başlamanın zamanı geldi” gibi asılsız vaatleri, yalanları, düzenbazlıkları artık işlemiyor.

ABD’nin Suriye’ye demokratik bir çözüm gelmesini istemediği o kadar belli ki! ABD’nin Suriye’yi en az üçe bölmek ve Türkiye, İran ve İsrail sınırları arasında bir yeni “devlet” kondurmak istedikleri o kadar tartışmasız ki, burada asıl sorulması gereken soru, Türkiye’nin bu kadar zaman neden buna uygun davranmadığı olabilir.

Osmanlı yenilmiş gelmiş, Padişah gürlemiş kaptan-ı deryaya: “Neden yenildiniz?”

Kaptan titreyerek cevap vermiş; “Sebepleri var sultanım...”

Say demiş Sultan? Kaptan başlamış saymaya: “Bir, barut bitti, iki...” Padişah kesmiş sözünü: “Be kaptan barut bittikten sonra başka sebebe lüzum olur mu?”

Türkiye’nin bu tutumunun da sebepleri var. Ama en başta başka sebebe gerek bırakmayan, ABD’yi dost ve müttefik saymak geliyor.

Yazının devamı...

Tehlikeli Oyunlar

29 Temmuz 2019

Oğuz Atay’ı eskisi kadar çok okumuyoruz galiba. Okumalıyız oysa. Hele ikinci romanı Tehlikeli Oyunlar, eserin kahramanı Hikmet Benol’un şahsında, hepimizin aslında kimi zaman gerçekten tehlikeli oyunlar oynadığımızı kanıtlayacak size. Oynayanları tanımak, oynadıklarını anlamak, hatta sonucu kestirmek için nefis bir elkitabı. (Elkitabı dediysem, kısa bir şey sanmamalı. “Tutunamayanlar” kadar yoksa da bu da 480 sayfa!)

Romanın kahramanı Hikmet, oyunların sadece kişisel temelde oynanmadığını; bazen Napolyon düzeyinde uluslararası oyunlar oynandığını da fark etmiş bir kişi. Komşusu Albay Hüsam ile bir Napolyon oyunu yazarlar. Napolyon, Rus Mareşali Mihail Kutuzov ile arasındaki Austerlitz Savaşı’nı, gerçekten Fransız generali Schlick’in karısı Monika ile kavgası sebebiyle mi kaybedilmiştir? Bilinmez. Bu, belli ki Oğuz Atay’ın romancı muhayyilesinin ürünüdür.

Peki, şuna ne demeli: ABD’nin Suriye koalisyonu temsilci James Jeffrey Türkiye’ye çağrılır; sürüncemede bıraktıkları vaatlerin bir bakıma hesabı sorulacaktır. Jeffrey Ankara’da iken Suriye’deki ABD kuvvetlerinin bağlı olduğu en yüksek komutan, Centcom Komutanı Org.  Kenneth McKenzie, Suriye’ye giderek, Ankara’daki konuşmanın konusu olan kişilerden biriyle bir PKK/PYD teröristi ile görüşmeler yapar.

Türkiye’nin başına ödül koyarak aradığı bir teröristle, (T.C. yurttaşı Şahin Cilo, teröristler arasındaki adıyla Mazlum Kobani) ile görüşme! Hem de ne görüşme: taraflar arasında heyetler; tercüme ve tutanak faaliyeti, karşılama ve uğurlama törenleri. General McKenzie zahmet edip, gelmişken kendisine, (aynı anda Ankara’da istikbali görüşülen, PKK’nın elinden nasıl kurtarılacağı sorulan) Kobani’de çeşitli mevzileri ve
tesisleri gezdirmek de dâhil.

Oğuz Atay-vari bir oyun yazarsak şöyle bir sahne olabilir:

“- Hello Mr. Kobani. Nasılsınız? Silah sevkiyatından memnun musunuz?

“- Hello General. Sevkiyat düzenli ama miktar az. Biz bunların bir kısmını Irak’ta Kandil’e, bir kısmını Türkiye’deki arkadaşlara sevk ediyoruz. Bize kalmıyor. Türkler temizlik harekâtına başlarsa, halimiz ne olur?

Yazının devamı...

Ciddiyetsiz lider sendromu

25 Temmuz 2019

İyi tanıdığımız ve iyi bildiğimiz bir psikoloji profesörü, ABD’deki üniversitesinden bir yıl izin alıp, Donald Trump’ın seçim kampanyasında çalışacağını söylediğinde çok şaşırmıştık. Daha önceki denemelerinde Trump’ın bizde (ve sanıyordum ki herkeste) bıraktığı intiba, yarattığı algı, kendisinin başkan olma arzusunun sadece bir şakadan ibaret olduğu şeklindeydi. Kimse, Trump’ın ciddi ciddi ABD başkanlığını isteyebileceğini düşünmüyor sanmıştım.

Neden? Çünkü adamın hali, tavrı, konuşması, boşanmaları, eş tercihleri, sağda solda özellikle kameralar kapalı ama mikrofonlar açıkken yaptığı gafların sebep olduğu izlenim buydu: Donald Trump ciddiyetten uzak bir kişidir.

Şimdi, eğlenceli, komik, hayatı şakaya vuran, her olayın hafif bir tarafını bulup millete eğlence olsun diye onu ortaya süren kişi ister siyasetçi ister iş insanı olsun neşeli bir tiptir ve yeri geldiğinde ciddileşmesini bilir. Böyle öğretmenlerimiz oldu; iş yerlerimizde müdürlerimiz oldu. Hatta böyle milletvekilleri oldu dünyanın her ülkesinde. Rahmetli Kinyas Kartal, AP milletvekili olarak TBMM’de bulunduğu sırada, kuliste oturduğunda etrafında 50 siyasetçi ve gazeteciden az kişi bulunmazdı ve hepsi onun yeni bir deyim, atasözü veya fıkra anlatmasını beklerdi. Ama parti içinde Demirel’in en ciddi kritiklerinden biriydi.

Ama Trump ile yeni bir çığır açıldı ve İngiltere de kendisini bu çığırın içinde bulundu. Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan devletin son içişleri bakanı Ali Kemal’in oğlunun torunu, ABD’de doğduğu için Amerikan yurttaşı, anne tarafından soyu Litvanyalı bir hahama dayanan, İngiltere’de en iyi okullarda okumuş, ama Churchill’den bu yana en ince zekâya sahip siyasetçi olduğu söylenen Boris Johnson’ın başbakan olması, ABD’den sonra İngiltere’yi de ciddiyetsiz liderler kategorisine sokmuş bulunuyor.

Kendisini sevenlerin taktığı isimle BoJo’yu Trump’tan ayıran husus, sadece zekâsı değil, fakat çok sevimli olmasıdır diyebiliriz. Kendi gaflarıyla (Aman o gaflar! Bitmek tükenmek bilmeyen gaflar!), hatalarıyla alay edebilen, ince bir zekânın getirdiği sevimlilik! BoJo’ya İngiltere başbakanlığının kapısını açan bu olsa gerek. Daily Mirror gazetesi, 30 yıllık siyasetçi hayatında yaptığı hatalar, skandallar ve söylediği 37 fahiş yalanla başbakan koltuğuna oturmaması gerektiğini yazmıştı. Ancak, ABD’nin muhafazakâr National Review dergisi Boris’in “salak, sarsak, soytarı haliyle İngiliz parlamentosunda manevra alanı açarak” Theresa May’in çözemediği AB’den çıkma meselesini halledebileceğini savunuyor. İngiltere muhafazakârlarının kamuoyundaki algısı, ABD’de Cumhuriyetçi Parti’den farklı olarak “yoksul düşmanı” olduklarıdır. Örneğin, dışarıda Demir Leydi diye anılan Margaret Thatcher’ın ülkesindeki adı (ilkokullarda beslenme saatlerindeki süt miktarını azalttığı için) “Süt Hırsızı” idi!

BoJo, maskaralıklarıyla bu imajı silebilir; ama bunun İngiltere’nin uluslararası hatalarından edindiği kötü şöhreti silmeye ne yararı olabilir, belli değil.

Yazının devamı...

Kim kazanacak?

22 Temmuz 2019

Attila İlhan’dan mülhem “Hangi ABD” sorusunu bu sütunlarda geçen Haziran’da sormuştuk. Sanırım bu sorguyu daha ayrıntılı yinelemenin tam zamanıdır.

Attila İlhan, Cumhuriyet Türkiye’sinde, Tanzimat’ın çarpık batılılaşma ideolojisinin önce Kuvayı Milliye’yi, sonra tümüyle bürokratik kadroları egemenliği altına almak istediğini anlatır; fakat zamanla ortaya başka tür batılılaşma modellerinin de çıktığını belirtir. Bu modeller daha sonra Menderes’in, Demirel’in, Özal’ın ve AK Parti’nin kalkınma, modernleşme çabalarına da farklı şekiller verdi.

Analojiyi devam ettirirsek, ABD’nin içinde bugün 4 Temmuz 1776’dan bu yana geçen 

243 yıl içinde ortaya çıkan ve siyasal varlığı birbirinden farklı şekilde tanımlayan en az üç ciddi grup var. Siyasetin odağına toplumu veya bireyi ya da ekonomiyi veya kültürü koyuşuna göre Liberaller, İlericiler, Muhafazakârlar ve bunların devletin toplum hayatındaki yerine verdiği öneme göre aşırı veya ılımlı türevleri sayılabilir. Bu düşünce sistemlerinin çeşitli ittifaklar ve koalisyonlarla, gelip iki büyük partide kristalleştiğini de biliyoruz.

Kişisel hayatımızda kendimizi nasıl tanımladığımız başka insanlarla ve gruplarla ilişkilerimizi de belirler. Bunu “Hacı hacıyı Mekke’de, hoca hocayı tekkede bulur” sözüyle anlatırız. Aynen öyle, milletler de kendilerini ne sanıyorlarsa, diğer ülkelerle “buluşmaları” da bu sanının tesirinde gerçekleşir. Nitekim Türkiye’ye 1943’te NATO üyesi olması çağrısı yapıldığında, “bunun için önce çok partili hayata geçilmesi şartı” da konulmuştu. ABD kendisini “demokrat bir sistem” olarak algılıyor ve müttefiklerinin de en azından kâğıt üstünde öyle olmaları şartını arıyordu.

Ancak bu ABD artık yok. Liberaller, ilericiler ve muhafazakârlar tarzındaki genel siyasal ideoloji tasnifi bitti; onun yerini çok daha ayrıntı tanımlamalar aldı. Muhafazakârlar arasında en çok sesi çıkanlar, “Tanrının hoşuna gidecek nihai savaşı (Armageddon) çıkartmak için en çok çalışmayı yaparak cennete gitme” teorisine inananlar, ABD’nin siyasal misyonunun, İsrail’i korumaktan ibaret olduğuna inanan laikler, Sovyet komünizmini sona erdirdikten sonra ABD’nin şu anda tek düşmanının İslam olduğuna inananlar; ve bunları ne ölçüde radikal eğilimlerle savunduklarına bağlı olarak gruplaşan Evanjelikler ve TheoCon’lar, Yeni Muhafazakarlar (NeoConlar), Alternatif Sağ (AltRight), Hristiyan Siyonistler, ve saire.

Bu saydıklarım ABD parlamentosunda kendisine ses edinebilmiş olanlar! Hepsini saymak için küçük bir ansiklopedi yazmak gerekir.

Bu grupların dış dünya ile ilişki tanımları, İslam ve İsrail ile nasıl bir ilişki istediklerine bağlıdır. Örneğin NeoConlar, S-400 satın almış olmayı cezalandırmak gerektiğini düşünüyorlar. Bunların Kongre’deki temsilcileri, yarın Beyaz Saray’da Trump’a bunun için bastıracaklar.

Yazının devamı...

KKTC’nin adını anmadan olmaz

18 Temmuz 2019

AB dışişleri bakanları Türkiye’ye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin açık denizlerdeki egemenlik haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle yaptırım uygulamaya karar verdi. Ama ne karar! AB’nin -ne hikmetse hep öyle olur- adının açıklanmasını istemeyen bir yetkilisi, Türkiye’nin bazı Avrupa üyelerinin enerji hatlarının geçtiği bir ülke olması sebebiyle “çok ağır” yaptırımlar beklenmemesi uyarısında bulundu ve ardın-dan iki “önlem” açıklandı:

AB, Ankara’ya yapılan finansal yardımı kısıtlayacak ve hava taşımacılığı anlaşmasıyla ilgili görüşmeleri askıya alacak.

Duyan sanır ki AB, Türkiye’ye avuç avuç para veriyor. Suriyeli ve diğer ülkelerden gelen mültecilerin Avrupa’ya geçmesine engel olma sözümüz karşılığında (ki bu sözü vermek kadar ağır bir dış politika hatası, olsa olsa Yunanistan’ın yeniden NATO’ya kabulü için Kenan Evren’in verdiği izin olabilir...) 6 milyar euro destek vaadini yerine getirmemiş bir örgütten söz ediyoruz. Bu yaptırımın maddi değeri 145 milyon euro imiş ki Türkiye’nin başka ülkelere verdiği geçen yılki toplam dış yardım 7 milyar eu-ro! Hava taşımacılığıyla ilgili görüşmeleri askıya almak fikri kimin ise kendisini kutlamak gerekir; çok ağır yaptırım uygulamayacağın zaman aynen böyle, olmayan bir toplantıyı iptal edersin.

Bu önlemler AB’nin giderek ne ölçüde anlamsız hale geldiğini göstermekten başka bir işe yaramaz. Ama bu kararlar açıklanırken, Almanya’nın AB işlerine bakan siyasetçisi, sosyal demokrat Michael Roth’un söylediği sözler, gerçekte bu yaptırımların ne anlama geldiğini, arkasında yatan felsefeyi ve AB-Türkiye ilişkilerinin neden hiçbir ilerleme göstermediğini ve göstermeyeceğini çok güzel açıklıyor. Alman siyasetçi, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de “kışkırtıcı hareketlerde” bulunmakla suçladı ve “Biz Kıb-rıs’ın tarafındayız” dedi.

Çin’den ABD’ye, Almanya’dan İspanya’ya şu sırada “itidal” tavsiye eden bütün ülkelerin (bunların arasında en komiği Ermenistan olsa gerek!) dilleri farklı olmakla birlikte telaffuz etmekten kaçındıkla-rı ortak kavram, Kuzey Kıbrıs, KKTC veya Kıbrıs Türkleridir. Bu kelimeleri söylemedikçe, Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarının bir kere daha Kıbrıs Türklerine yaptığı bütün saldırılara ve katliamlara ortak olur-sunuz; Türkiye’yi gidip başka birilerinin “münhasır ekonomik bölge” ilan ettiği yerde petrol-gaz ara-ması yapıyor sayarsınız.

Oysa Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni var eden 11 Şubat 1959 Garanti Antlaşması’nın üç tarafından biridir ve bu antlaşmayla Yunanistan, İngiltere ve Türkiye birlikte veya birbirlerine danışarak (iş birliği halinde) hareket edeceklerini” kabul etmiş bulunuyorlar.

Kıbrıs hükümeti diye bir hükümet kalmamışsa da antlaşma ortada durmaktadır ve Türkiye’nin onayı alınmadan, Kıbrıs Rumlarının hiçbir ülke veya şirketle anlaşarak Akdeniz’i Kıbrıs Türklerine kapatma-ya hakkı yoktur.

Türkiye’ye itidal çağrısında bulunmadan veya yaptırım uygulamaya kalkışmadan önce, bütün ulusla-rın ve uluslararası kuruluşların ağızlarını “Kıbrıs Türkleri” ifadesine alıştırmalarında yarar olabilir.

Yazının devamı...

Neden inanmıyorlar?

15 Temmuz 2019

İnanmak istemeyeni bir şeyi ikna etmek imkânsızdır. Hele uluslararası ilişkilerde. Ne var ki bazen inanmayanın inatçılığındaki sahte haklılık algısını silmek davanızın adil bir tarzda dermeyanı için şarttır. Özellikle üçüncü taraflara.

Sözünü etmek istediğim, 15 Temmuz Darbe Girişiminin basit ve en doğru tanımıyla bir darbe girişimi olduğu, TSK içinde yuvalanmış bir dinî kültün halk tarafından akim bırakılan bir marifeti (aslında son marifeti) olduğu gerçeğinin, uluslararası kamuoyuna aradan geçen üç yıla rağmen kabul ettirilememiş olmasıdır.

Bunun, uluslararası kamuoyu dediğimiz nesnenin hangi kesitinden bahsettiğinize göre farklı sebepleri vardır. Söz gelimi, ABD Dışişleri veya Savunma Bakanlığı’nda görevli ama asıl işi Derin ABD Devleti’ne hizmet olan bir kesim için mesele kabul etmemek değil, kabul etmiyor görünmektir; çünkü Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) tarafından tetiği çekilen bu olay, düz bir şekilde onların komplosudur. İran İslam Devrimi adı verilen, gerçekte ne İslam ne de devrimle ilgisi bulunmayan 1979 olayları dünya genelinde, merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın yönetiminde Milli Selamet Partisi’nin 28 Haziran 1996 ile 30 Haziran 1997 arasında hükûmete gelmesi ile Millî Görüş Hareketi’nin Türkiye özelinde, özellikle ABD’li siyaset bilimcilerinin diline “İslamcı ülkeler” ifadesini soktu. ABD, 1980-90’ları bu akıma alternatif üretmekle geçirdi. Ortaya, “Ilımlı İslam” denen model çıktı.

Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AK Parti hareketi--Millî Görüş’ten ne kadar ayrılmış görünürse görünsün--“Ilımlı İslam” modelini kuran ve geliştiren NeoCon savunma ve diplomasi uzmanlarına, Türkiye’de harekete geçme zamanı geldiği kanısını verdi. Bu ekip, 15 Temmuz 2016’ya kadar ha şimdi, ha sonra bekleyişi ile AK Parti’yi yıkıp, Erdoğan’ı yok ekip, yerine kendi İslamcılarını getirmeye hazırlandı.

Bu komplonun sonu malum: 251 şehit, 1,535 yaralı gazi. Ama 1906 dâhil beş darbede ezilen, iradesi yok edilen, başbakanı ve bakanları öldürülen Türkiye, muazzam bir demokrasi zaferi kazandı; tankları durdurdu, darbecileri yakaladı.

Her şeye rağmen görünen o ki, komplocu ABD derin devleti, FETÖ elebaşını ve diğer unsurlarını sırf komplo ortaya çıkar korkusu ile geri vermeyecektir.

15 Temmuz’un darbe girişimi ve katılanların suçlu olduğuna uluslararası kamuoyunun başka kesimlerinin inanmamasında, darbe sonrası alınan önlemlerin olağanüstülüğünün ve toptancılığının tesiri vardır. Cumhurbaşkanı Erdoğan o zaman bu toptancılığı, “at izinin it izine karışmış olması” teşbihi ile anlatmıştı. Daha sonra bu izleri ayırt etmek için özel komisyon kuruldu. 7 kişilik bu komisyon, darbenin durdurulması sonrası yapılan telaşlı uygulamaların adaletsizliğini adaletli bir tarzda giderebilirse, uluslararası kamuoyunu, 15 Temmuz’un bir tiyatro olmadığına inandırmak daha kolay olacaktır.

Bu “tiyatro” ifadesinin çıktığı siyasal kaynak, yavaş da olsa bu oyundan vaz geçtiğine göre, adaletin tevzisinde bir hızlanma sağlanırsa, işler kolaylaşacaktır.

Yazının devamı...

Daha bu başlangıç...

11 Temmuz 2019

Aaron Stein, ABD’nin etkili düşünce kuruluşlarından Dış Politika Araştırmaları Enstitüsü’nün (FPRI) Ortadoğu Program müdürüdür. Bu enstitü, Türkiye’de 1981’den 1989’a kadar büyükelçilik yapmış olan, bir Avusturya göçmeni olan Robert Strausz-Hupé tarafından 1955’te kurulduğunda, muhafazakâr eğilimli, klasik bir araştırma kurumuydu. Aradan geçen yıllar, ABD’de klasik hiçbir şey bırakmadığı gibi, FPRI da düşünceyi ve araştırmayı bir kenara bırakıp, militan bir örgüt halini aldı. Nitekim Ortadoğu masasına getirilen Aaron Stein de daha önce “sivil NATO” denilen, oğul Bush döneminde ve sonrasında giderek NeoCon’ların oyuncağına dönen Atlantik Konseyi’nde Türkiye masasında çalışmıştı.

İnsanları “Orada çalışırdı, burada çalışırdı” diye etiketleyip “Öyle diyorsun, çünkü sen şöylesin” tarzında (ad hominem denilen) mugalataya düşmek yanlıştır. İnsanların söylediklerine, söylemin içeriğine bakarak yanıt vermek gerekir.

Aaron Stein’i nereden maaş aldığına göre değil de FPRI’ın sitesinde yayınlanan “Türkiye neden sırtını ABD’ye dönüp; Rusya’yı kucakladı” başlıklı yazısındaki fikirleriyle değerlendirmek gerekirse... İlk dikkatinizi çeken nokta, yazıda olan değil, olmayan bir unsur olacaktır. PATRIOT’ları vermeyerek Beşar Esad’ından PKK/PYD’sine, Yunanistan’ından İsrail’ine kadar mayınlarla dolu bir bölgede ve zamanda Türkiye’yi ortada adeta çırılçıplak bırakan sanki ABD değilmiş gibi Aaron Stein yazısını Türkiye’nin “Rusya’yı kucaklama sebebi” olarak giderek otoriterleşen Erdoğan’ın, FETÖ liderinin 15 Temmuz’un müsebbibi olarak iade edilmemesine sinirlenmesi üzerine bina ediyor. Böyle başlayan bir yazının arkasının nasıl geleceğini tahmin edebiliyor musunuz?

Yazının devamında F-35’lerin Türklerin eline geçmesiyle değerinin ne kadar azalacağı da var, S-400’lerin ABD’nin diğer müttefiklerinin güvenliğine ne kadar zarar vereceği de... Erdoğan’ın bu gidişle Türkiye’yi NATO’dan kopartacağı da var, Türkiye’nin “ABD’nin Kürt müttefiklerini yok etmek istediği” de...

Bu şahsın dediklerinin tam bir envanterini istiyorsanız, Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) tarafından hafta başı yayınlanan “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” başlıklı raporunu okumanız yeterli olacaktır. Çünkü Aaron Stein ve birçok diğer yabancı “uzman”, İngiltere’nin önemli mecralarından Independent’ın Türkçe servisinin, BBC, Almanya’nın Sesi, France 24 ve Amerika’nın Sesi’nin birlikte kurdukları “90+” isimli YouTube kanalında yazılanları tekrar ediyorlar. Bu mecralar da bu “uzmanların” sözüm ona raporlarında öne sürdüklerini yayınlıyorlar. Bu öyle bir hal aldı ki birinin söylediği ötekinde haber oluyor; onun haberi de berikinin raporuna konu sağlıyor.

Şimdi tartıştıkları “Türkiye neden Batı’ya sırtını döndü?” sorusudur; bunun devamında “Türkiye’yi kim kaybetti?” sorusu gelebilir.

Umulur ki devlet adamları ve siyasetçiler, medya mensupları ve think-tank uzmanları kadar sığ çıkmazlar ve Türkiye NATO’ya gerçekten sırtını dönmek zorunda bırakılmaz.

Yazının devamı...

Türkiye husumetinde Çin boyutu

8 Temmuz 2019

Amazon.com’un “.tr” şubesinin açılışını aynı şahsa ait Washington Post gazetesi, 40 bin çocuk, kadın-erkek Türk ve Kürt’ü öldürmüş olan PKK’nın kurucularından Cemil Bayık’ın makalesini yayınlayarak kutlamış oldu. Bebek kanları gazeteye de bulaşmış sayılır.

Yabancı haber sitelerinde Türk olan ve olmayan yazarların makaleleri, gözle görülür şekilde bir anti-Türkiye dalgasına sahne oluyor. Bunları tek tek yanıtlamak hem mümkün değil hem de gerekli değil. Ancak bunlardan Çin-Uygur konusunda olan biri, sosyal medyayı da kapsadığı için dikkat çekiciydi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Japonya ve Çin gezilerinde sağladığı diplomatik başarılarından kayda değer biri, Çin’de, Şincan Uygur Özerk Bölgesi konusunda idi. Türkiye-Çin ilişkilerinde bu konu üç ayrı başlık altında ele alınıyor:

1. Çin’in toprak bütünlüğü. Türkiye, ABD ve AB ülkeleri gibi Çin ana vatanı dışında küçük “Çinler” olduğu görüşünü hiçbir zaman paylaşmamış ve “Tek Çin” siyasetinden ayrılmamıştır. Bu, Çin’in toprak bütünlüğüne saygı anlamına gelmektedir. Çin’de bugün beş otonom bölge vardır ve bunlar bir vilayetten daha geniş idari haklara sahiptir. İç Mongolya, Şincan Uygur, Tibet, Ningksia Huy ve Guangksi Zhuang bölgelerinin Çin topraklarına ait olduğu, uluslararası anlaşmalarla tanınmış, Çin’in egemenlik haklarındandır.

2. Diğer bölgeler gibi Uygur Özerk bölgesinde de bu bölgelerin vilayet değil de özerk bölge olmasını sağlayan özelliklerin, daha geniş demokratik ve kültürel haklarla korunması önem taşımaktadır. Nitekim Türkiye, Uygur halkın, Türk ve Müslüman kimliğinin korunması, geliştirilmesi meselesini hiçbir zaman Çin ile genel ilişkilerin kötüye gitmemesi gibi bir amaçla, gündeme almazlık etmemiştir. 2012 yılında Çin gezisine Uygur bölgesinin başkenti Urumçi’den başlayan Erdoğan, daha sonraki yıllarda bu bölgede kamu kurumları eliyle cami-türbe onarımı, sergiler-kurslar açılması gibi faaliyetlere hız verdi. Son Çin gezisinde ise Türk ve Çin heyetleri, kısa bir zaman içinde bir Türk heyetinin Şincan’da incelemeler yapmasında mutabık kaldılar.

3. Uygur Bölgesi’nde terörizm: Her etnik ve dini grup gibi Uygur halkın da merkezi hükumetten sürekli talepleri olmakta ve bunların yerine getirilmesi daima arzu edilen süratle olmamaktadır. Türkiye’deki 70 yıllık Kürt etnisitesini ret ve inkâr döneminde olduğu gibi, Çin’de de Müslümanların inanç ve ibadet hakları uzun yıllar kısıtlandı. Sovyetler Birliğini olduğu gibi Komünist Çin’ini de yıkmak için ABD, yıllarca Uygurları isyana teşvik etti; hala ediyor. Türkiye’deki CIA yöneticilerinden Paul Henze’nin ilk görev alanı Şincan’dı ve bu görevinde en büyük yardımcıları Türkiyeli elemanlardı. Artık bu dönemler bitti. Türkiye Çin’in toprak bütünlüğüne yönelik terörü kınadı ve kınıyor.

Türkiye’nin bu nüanslara saygılı siyasetini utanç sebebi saydığını yazan kişi bilmeli ki, kendisinin bu satırları ABD eliyle Çin’de sürdürülen ve FETÖ’nün maşa olarak kullanıldığı teröre destek sağlamak, kendisi hakkında utanç vesilesidir.

Yazının devamı...