Esad’a rağmen Suriye...

Kabul: Biz ABD’nin mütte- fikiyiz. İttifak halindeki ülkeler, sorunla karşılaşınca birbirlerine danışırlar. Yine kabul: İttifaklar içinde üyeler eşit olmakla birlikte bazı üyeler öteki üyelerden daha çok eşittirler!

Nitekim hâlâ ne idüğü tam bilinmeyen Arap Baharı Suriye’ye eriştiğinde, NATO’nun büyük üyesi ABD, diğer üyelere hiçbir şey danışmadı. Şöyle ki: Başkan Obama ile Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, önce Beşar Esad’ın ve rejimin değişmesini istediler; sonra “Esad gitsin ama BAAS kalsın” dediler. Şimdi ise Trump’ın ne dediğini bilen yok.

Baba Esad’ın ve şimdi oğlu Beşar’ın diktatörlükleri kendileriyle değil, bu Sovyet-artığı, sözde sosyalist, temelinde Arap milliyetçisi, Şii diktasının aracı BAAS ile kaimdi. Ülkenin dörtte biri ABD tarafından PKK/PYD’ye verilmiş, 17 milyon nüfusunun yarısına yakını ülke dışına kaçmış olduğu halde, bugün hâlâ BAAS, mahalle düzeyinde örgütlü, silahlı milise sahip bir partidir. İçinde 12 partinin bulunduğu ama en büyüğü BAAS olan Milli İlerici Cephe, son 7 yıl içinde sadece Değişim ve Özgürlük için Halk Cephesi’ne izin vermişti. İzinsiz olmakla birlikte varlığı bilinen 15 parti hiçbir zaman ne milletvekili seçimlerine ne de başkanlık seçimlerine katılabildiler.

Ancak bu partilerden yıllarca Osman Sabri ve Daham Miro’nun yönetimindeki Suriye Kürdistan Demokratik Partisi (KDPS) Arap Baharı ile gelişmesi gerekirken yok oldu; ama Suriye Kürtleri nezdinde hiçbir hükmü olmayan, yıllar önce oraya sığındığında Abdullah Öcalan tarafından kurulmuş olan Demokratik Birlik Partisi (PYD), sadece inanılmaz bir hızla örgütlenmekle kalmadı, kendi silahlı örgütünü (Halkın Koruma Birimleri-YPG) oluşturdu; ele geçirdiği Kuzey ve Doğu Suriye’deki yerel Arap ve Türkmen yönetimlerini yok etti; mahalli idarelerin paralarına, aşiretlerin hazinelerine ve Suriye’nin bütün petrol varlıklarına el koydu. PYD, bugün Irak, İran ve Türkiye’deki bütün partilerden daha zengindir.

ABD, bu partiyi ve onun silahlı kanadını güya DAEŞ’e karşı mücadelede kendine ortak yaptı; eğitti, donattı ve ona işgalindeki topraklarda anayasası, yasası, hükümeti ve ordusu olan bir terör devlet kurdurdu.

ABD’nin, Türkiye’nin bu yapı ile PKK teröristleri arasındaki aktif stratejik iş birliğinin verdiği zararı önleme çabasını tepetaklak ederek, “güvenli bölge” kavramını, bu devlete Türkiye’ye karşı güvenlik sağlama çabasına dönüştürdüğü artık herkes tarafından kabul ediliyor.

Bu kabulün mantıki uzantısı, Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumada rejimin meşru hakkını tanımaktır.

Bu hak, 570 bin yurttaşını bombalayarak öldürmüş, 2 milyon kişinin yaralanmasına, 300 bin kişinin sakat kalmasına, 8 milyonun mülteci olarak başka ülkelerde sürünmesine sebep olan bir lidere ve onun rejimine tanınabilir mi? İnsan vicdanı böyle bir hakkı kabul edebilir mi?

İnsan vicdanı kabul edemez ama devletlerin hak ve meşruiyet kavramları bireylerden farklı kriterlere dayanır.

Bu kriterlerin birey vicdanıyla değil sadece ulusal çıkarlarla ilgisi vardır.