İstanbul’dan İzmir’e giden Türk vapuru

Cumhuriyet’ten Hürriyet’e genel yayın müdürü olarak geçen Ecvet Güresin’in önüne, Ege adalarının karasuları 12 mile çıkartılırsa ne olacağını gösteren haritayı koyduklarında, rahmetli telaşla gözlüğünü yere düşürmüş ve aynı telaşla üstüne basarak kırmıştı.

Haritaya göre örneğin Midilli’nin karasuları, Kaz Dağları’nı atlayıp, Marmara’ya kadar geliyordu! Şaka bir tarafa, İstanbul’dan kalkacak bir Türk gemisi İzmir’e gitmek için Atina’dan izin almak zorunda kalacaktı. Türk Hariciyesi, yıllarca, tabirimi hoşgörün, kulağının üzerine yatıp uyumuş ve 1958’de Cenevre’de ilk Deniz Hukuku konferansı toplandığında, Türkiye’nin “tarihi sular” itirazı da bu kez onların sağır kulaklarına çarpıp sonuçsuz kalmıştı.

Bu satırların yazarı, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” tezine inananlardan biri değildir. Tersine, uluslararası arenada tez denen şey eğer tek taraflı bir ulusal çıkarın, karşı tarafa da kazanacak bir şey bırakmadan, körü körüne dayatılması değilse, tezinize taraftar olacak çok sayıda ülke bulabilirsiniz. Bunun birinci şartı, emsalleri iyi seçerek, tezinizi benzer durumlara atıf yaparak güçlendirmektir.

Ege Denizi gibi, adaların ve kıyıların sık sık el değiştirmiş olduğu, mesafelerin coğrafi teamülleri imkânsız kılacak kadar kısa olduğu tarihi sularda ne 12 mil gibi karasuları geleneği, ne bir ada veya ana sahilin o karanın deniz dibine kadar olan kıta sahanlığı gibi ölçüler uygulanamaz. Bunun gibi, 1982’de Deniz Hukuku’na giren “münhasır ekonomik bölge” kavramı da Akdeniz gibi “contentious” (çekişmeli, muhataralı) sularda, bir okyanusta iki ülke ve bir ada arasında uygulandığı rahatlıkla uygulanamaz. Ama Türkiye, 1982’de Cenevre’de Deniz Hukuku Sözleşmesi hazırlanırken şikâyetlerini “koalisyon sağlayan bir tutumla” dile getirmediği ve daha sonra da ABD’ye uyarak imza atmadığı için, bugün hakkını ve hukukunu, genel ilkelerle savunmak zorunda. 1982’de, işbaşında darbeci Bülend Ulusu hükümeti vardı ve rahmetli Turgut Özal, imza öncesi bu hükümetten çekilmek zorunda kalmıştı.

“Kıbrıs Devleti” diye bir devlet yok elbette; Rumlar o devleti, Tabip Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi Mürüvvet’i ve üç evladı Kutsi, Murat ve Hakan’ı katlettiği 1963 Kumsal Katliamı ile yok etmişti. Nitekim Rumlar, on yıl sonra bir askeri darbeyle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığına fiilen son verdiler. Ama söz konusu Akdeniz’deki petrol ve gaz havzalarına erişim olunca, ABD o zamandan beri Kıbrıs’a uyguladığı silah ambargosuna son vermek üzere kolları sıvadı. Bir hesaba göre, Kıbrıs Adası ile Mısır arasındaki sularda 9 ülkeden 174 savaş gemisi var. ABD ambargosunun kalkmasını bile beklemeden Fransa Cumhurbaşkanı Macron Kıbrıs Rum kesimini silah deposu haline getirdi.

KKTC’nin bu bölgede bulunduğu bildirilen petrol ve gazda, en azından Kıbrıs’ın Rum kesimi kadar hakkı olduğunu savunan sadece Türkiye’dir. Türkiye’nin bu haklı davasında yanında hangi ülkeleri bulabileceğine girmeyelim bile. Böyle durumlarda zaten ihtiyaç olan tek şey, ulusal birliktir.