Üç’ü bir arada zararlı


Kesin kararlıyım; bir süre öncesine kadar, “şayet bir daha dünyaya gelirsem tek bir isteğim var” der ve eklerdim;
“Köpek de olsam, İngilizce havlamayı öğreneceğim...”
Ama bugün buna bir istek daha ekliyorum:
Bir daha dünyaya gelirsem; kesinlikle, ama kesinlikle, hem güzel, hem genç, hem de akıllı bir kadınla asla evlenmem...
Daha doğrusu, bu üç özelliği taşıyan kadının yanından bile geçmem, semtine uğramam.
Ne var bunda birader;
Hem güzel, hem genç hem de akıllı kadını bulmuşsun; Allahından belanı mı istiyorsun? diyebilirsiniz.
Siz siz olun, beni dinleyin:
Üç’ü bir arada bir kadınla asla nikah kıymayın...
Güzel ve genç olsun ama akıllı olmasın. Biraz saf ve aptal ise; hemen nikah masasına oturtun. Bakın keyfinize.
Akıllı ve genç ama orta karar güzellikteyse de hiç tereddüt etmeyin.
Hele güzel ama yaşı geçkinse; onun da zararı olmaz. Basın imzayı...
Neden mi?
Madem bu kadar ısrar ediyorsunuz, söyleyeyim...
Hem güzel, hem genç, hem de akıllı bir kadınla evliyim ve benim çektiklerimi bir Allahla bir ben biliyorum.
Biraz araştırdım; yakın çevremde benim gibiler o kadar fazla ki, hepsi de, vallahi de billahi de şikayetçi...
* * *
Kadının güzeli; muhteşem, olmalı da...
Kadının genci; o da makbul...
Ama akıllısı; külliyen zararlı...
Çok sevgili eşim, dünyanın en güzçel ikinci eşi Meltem Hanım, benim için biçilmiş bir kaftan.
Mutluyum.
Ama o aklı yok mu; şikayetçiyim birader.
Kendisi Güzel Sanatlar Fakültesi, yani üniversite mezunu. Şu an bir kamu çalışanı.
Bu yıl, ikinci üniversiteyi okuyacağım diye tutturdu.
“E be kadın, işi gücün var çalışıyorsun. İkinci üniversiteyi bitirip ne yapacaksın? Ne işine yarayacak? Genel Müdür falan yapmayacaklarına göre boşuna kürek çekeceksin” dedimse de, laf dinletemedim.
Muhalefetime rağmen gidip ikinci üniversite için kaydını yaptırdı.
Düne kadar “ya sabır” çekmekten imanım gevredi.
Gündüz çalıştığı için haftanın en az üç gecesi başladı “hafız” gibi kitapların içine gömülmeye.
İki laf edeceğiz; “Sus şimdi çalışıyorum...”
Oturup tek başıma film seyrediyorum; “Şunun sesini biraz kıs, kendimi derse veremiyorum...”
Gel hayatım yatalım artık; “Sen git yat, ben şu konuyu bitereceğim...”
Şunu yapalım? “Çok yorgunum...”
Bunu yapalım; “Dersim var...”
Ulen başlarım senin dersine diyeceğim ama, onu da diyemiyorum.
Vallahi ne yapacağımı şaşırdım...
* * *
Dün ve bugün, sabrım artık iyice taştı.
Hanımefendinin cumartesi-pazar sınavları vardı. Cuma da bir arkadaşlara davetli değil miyiz?
Çok sevgili aile dostumuz Opr.Dr.Serdar Pediçoşkun, yakın dostlarıyla bir arada olmak için Alsancak Gazi Kadınlar Sokağı köşesindeki Vakifbank Lokali’nde özel bir salon ayırtmış. Bir de güzel fasıl getirmiş.
Masada bir kuş sütü eksik.
Balıklar tazecik, mezeler muhteşem, ikram-sunum fevkalade...
O her şeyde ve her yerde, “hır” çıkartacak bir “kusur” ve “eksiklik” bulan huysuz arkadaşım Şenay Düdek bile “gık” diyemedi, vallahi.
Anlayacağınız “dört-dörtlük” bir davetti.
Gece ilerledikçe, baktım benim dünyanın en güzel ikinci kadını Meltem Hanım sürekli saatine bakıp huysuzlanıyor.
“Ne oluyor be kadın?” demeden o kulağıma fısıldadı:
“Yarın erken sınavım var, kalkmamız lazım...”
Buyrun bakalım...
-Kaçta bu sınav?
“Saat dokuzda başlayacak ama, sekizde Dokuz Eylül Üniversitesi Dokuz Çeşmeler Kampüsü’nde olmamız lazım. Onun için sabah 06.00’da kalkacağız. Beni sen götürürsün artık!..”
* * *
Allah, Allah...
Yahu, hafta içi neyse de, cumartesi-pazar günü de sabahın altısında kalkılıp yola çıkılır mı?
Benim öğrenciliğim kalmış, 30 yıl öncesinde.
Çocuklar büyümüş, sınav dertleri kalmamış.
Ve biz bu yaşta, sabahın köründe sınava gideceğiz...
Eeeeeeee, işte böyle; akıllı kadın alırsan, sonunda olacağı bu...
* * *
Hayır, otur desem, başıma gelecekleri biliyorum.
Diyelim ki, sınav kötü geçti, fatura bana çıkacak.
Masaya bakıyorum; Şenay Düdek, Şebnem Bursalı, Gülengül Uslu, Faruk Demir, Berna Atalay, Opr.Dr.Serdar Pediçoşkun, kerimeleri Opr.Dr.Nazan Pediçoşkun, yiyip-içip şarkılar söyleyip eğleniyorlar.
Tamam desem, gecenin içine edeceğim.
Millet vur patlasın, çal oynasın vaziyetindeyken davet sahibi Dr.Serdar, “hayrola, bir şey mi oldu, keyfin kaçtı” demez mi?
Fırsat bu fırsat boşalttım içimi.
Daha lafım biter bitmez; “Oooooo sen daha işin başındasın” demez mi?
Ne demek şimdi bu?
Meğer, bizim Nazan Abla; Serdar Kardeşimin sevgili eşleri, Alsancak Devlet Hastanesi’nin Başhekim Yardımcısı Opr. Dr. Nazan Pediçuşkun, Tıp Fakültesi’nden mezun olup evlendikten sonra, İşletme Fakültesi, onun arkasından Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş.
Yetmemiş, dördüncü üniversiteye başlayıp Hastane İşletmesi ve Yöneticiliği okuyormuş.
Ve O’nun da bizim Meltem Hanım gibi cumartesi-pazar günü aynı saatte sınavı varmış...
“Serdar benim yarın sınavım var, geceyi bitirelim” diye yarım saattir başının etini yiyormuş.
* * *
Hani, “beterin beteri vardır” derler ya;
Benim durumum “beterse”, Dr.Serdar Pediçoşkun’un ki gerçekten “beterin beteri...”
Anlattıkça, anlattı...
Dr. Nazan Hanım fakülteleri birer birer bitirirken sürekli ders çalıştığından, benim sevgili arkadaşım da masayı kurar, yemekleri yapar, hatta pazar-market alışverişlerini bile çıkarmış.
Bir değil, iki değil, tam 30 yıldır böyleymiş...
Oh, ne ala değil mi?
* * *
Uzatmayayım, gece yarısını biraz gece saat yarım gibi, o güzelim geceyi bırakıp, hep birlikte kalktık.
Yazık oldu ama çare yok.
Bunun için tekrar ediyorum; siz siz olun üç’ü biryerde bir kadınla asla evlenmeyin.
“Evlendik, ne yapalım, boşayalım mı?” diyorsanız.
Tabi ki asla...
Bu katagoriye girenler kendilerini şöyle avutabilirler:
Gülü seven dikenine katlanırmış...

Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’dan bir fıkra:

Adım Yasin ama...

Din dersi hocası sınıfa girmiş. Sizlerle bir tanışalım bakalım diye başlayıp, sıranın başındaki öğrenciye sormuş:
“Senin adın ne yavrum?”
Çocuk da, “Fatih Hocam” deyince, “Çok anlamlı bir isim yavrum; hadi Fatiha Suresini bir oku bakalım” demiş.
Ardından ikinci sıradaki kız öğrenciye sormuş. O da “Kevser Efendim” deyince, ona da Kevser Suresi’ni okutmuş.
Din dersi hocası ilk dersinde hem isimleri hem de sınıfın din bilgibsi seviyesini ölçmek fırsatı bulduğu için memnun, sınıfı dolaşırken bir bakmış ki, en arka sırada oturan bir öğrenci iyi durumda değil. Yüzü kıpkırmızı, morarmış, su gibi ter döküyor.
Hoca, “oğlum hasta mısın, doktor çağıralım mı? Ya da seni hemen revire götürsünler, çünkü iyi değilsin “ dedikçe, ısrarla “Yok hocam, bir şeyim yok” demiş.
Bakmış olmayacak, bunun üzerine, “Peki senin adın ne yavrum?” diye sormuş.
Çocuk da cevap vermiş:
“Hocam benim asıl adım Yasin. Ama bana herkes süphaneke der!..”