Türkiye tarımının kısa röntgeni

1980‘li yıllara kadar, kendi kendine yetebilen 7 ülkeden biri olarak gösterilen ya da öyle olduğuna inandırılan ülkemizde, son zamanlarda küreselleşmenin de etkisiyle tarımda bir kopuş, bir moralsizlik göze çarpıyor.
Geriye dönersek, 1960-70’li yıllarda insanlarımız Avrupalılar kadar gıda tüketmiş olsalardı acaba kendi kendimize yettiğimiz fikrinde olur muyduk? Nüfusun büyük çoğunluğunun köylerde yaşadığı o dönemde, ben dahil hiçbirimiz gerekli besinleri alamadık. Ne yeteri kadar et yedik, ne de süt içtik. Çünkü ailelerimiz bunları satarak, diğer gereksinimlerini almak zorundaydı. Bu sebeple ki; çoğu öğünümüzü üzerine ya şeker dökülmüş, ya salça ya da yağ sürülmüş ekmekle geçirdik. Tarlada çoğu zaman peynir bile değil, zeytin ekmekle karnımızı doyurduk. O halde gerçekten kendi kendine yeten bir ülke miydik? Gereksinimimiz açısından hayır ama gıda egemenliğimiz açısından evet.
1980‘den sonra Türkiye gibi tarımı da bir dönüşüm yaşadı. Özellikle 1990’lı yıllarda kamunun elindeki bir çok işletme özelleştirildi. Özelleştirilen şirketler arasında Türkiye Süt Endüstrisi Kurumu (TSEK), Et-Balık Kurumu (EBK) ve Yem Sanayi Türk A.Ş. gibi KİT’ler de vardı. Özelleştirme ile fabrikaları satın alanlar, bunları çalıştırmadılar. Çünkü sadece arsaları için satın almışlardı. Halbuki gelişmiş ülkelerde de özelleştirmeler yapılıyor ve oralarda aldığınız işletmeyi teknolojiyi yenileyerek, çalıştırmanız şart koşuluyor. Çünkü üretim demek; kazanç, istihdam, ihracat demek. Ancak ülkemizde üretim demek maalesef külfet demek.
Durum böyle olunca, köylüler tarımdan özelikle hayvansal üretimden gelir elde edemediler ve büyük şehirlere göç etmeye başladılar. Bu da beraberinde işsizlik, yoksulluk, yoksunluğu getirdi. Aynı yıllarda haşhaş ekimi yasaklanırken, tütüne kota getirildi. Diğer bitkisel ürün üretenler ise az da olsa, verilen desteklerle ancak karınlarını doyuruyorlardı.
1996 yılından itibaren Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) tarımda yaygınlaşmaya başlayınca, küçük ve orta üreticiler için alarm zilleri çalmaya başladı. Çünkü o zamandan belliydi ki dünya tarımı uluslararası dev şirketler lehine yeniden yapılanacaktı. Maalesef bizim ülkemizdeki köylüler, bunun ayırdında olmadılar ve bütün bunları kötü kader olarak nitelendirdiler.
Sonra Türkiye tarımının çöküş dönemi başladı. Dünyadaki politikalara paralel olarak tarımda da neoliberal politikalar geçerliydi artık. Günümüzde az gelişmiş ülkelerdeki küçük çiftçilere ait topraklar uluslararası büyük şirketler tarafından ucuza kapatılıyor. Bunun nedeni git gide artan dünya nüfusunun gıda ihtiyacının karşılanamayacak olması endişesi. İleride su ve gıda savaşlarının olacağı aşikar. Yani gıda ileride silah olarak kullanılacak.
Gelişmemiş ve az gelişmiş ülkelerdeki küçük çiftçileri uyandırmadan şimdiden bu silahı ele geçirmek gerek. Bunun için o ülkelerdeki üreticinin zarar etmesi yönünde politikalar üretilmeli. Üretildi de. Ve üretilmeye de devam edilecek. Böyle politikalara karşı çıkanlar çeşitli yaftalarla yıldırılmalı, halkın gözünde küçültülmeli. Yaftalar üretildi de.
Ancak son zamanlarda özellikle Arap coğrafyasında olanlar, yüreklerimize su serpti. Demek ki dünyamızda bilinçli gençler ağırlıkta. Gelecek onların. O halde onlara iyi bir gelecek vermeliyiz. İşte bu da bizim görevimiz olmalı.

DİĞER YENİ YAZILAR