17 Ağustos dersi alındı mı?..

17 Ağustos dersi alındı mı?..


ÇINARCIK, YALOVA


       Hüzünlü bir yüzü var. Sanki keder ve acı suratına sinmiş. Kocası işçi emeklisi. 17 Ağustos gecesini soruyorum genç kadına.
       "O geceyi anlatmak mı?.."
       Bu tepkiyle birlikte yüzü allak bullak oluyor. "O geceyi değil anlatmak, hatırlamak bile istemiyorum" derken dudakları titriyor, "O geceden sonra psikolojik bunalıma girdi beyim."
       Eşi karşımda oturuyor.
       Sabun fabrikasından emekli Aslan Tüfekçi. Sabah cigarasını tüttürüyor. İnce belli bardaklardan tavşan kanı çayın keyfini çıkarıyoruz.
       "Beyim bunalıma girdi" diye tekrarlıyor, "Kaç ay her gece uyanıp boğazıma sarılıyordu."
       Sonra ekliyor:
       "Vallahi bilemiyorum, bundan sonra normal evin içine nasıl girip oturacağız. Soğudum evlerden. Sağlam bile olsa öyle. Artık deprem korkusu içimize çöktü."
       "Neden geldiniz?" diye soruyor.
       "Gazeteciyiz, 17 Ağustos'un ilk yılı."
       Öfkeli:
       "Yıldönümü diye... Başka zaman kimse gelmez tabii. Hatırımızı soran yok. Çok mağduruz. 30 metrekarede, bu küçücük prefabrike evlerde yaşamaya mahkumuz. İş yok, adamlarımız evde. Birbirimizi yiyoruz tek odada... Gel bak, bir odada sekiz kişi. Olacak iş mi? Ben bu sözde evlere tost makinesi diyorum. Yazın pişiyoruz. Öğleden sonra içeriye girilmiyor, 45 derece oluyor. Kışın da ısıtamıyoruz doğru dürüst. Damda yatar gibi oluyoruz, buz gibi. Bir de lağımlar patladı kışın..."
       "17 Ağustos dersi nedir?"
       Bir an duruyor.
       Sonra yanıtı aynen şöyle:
       "Önce sağlam bina! O zaman ölüm olmaz. Japonya'daki gibi... Demiri, çimentosu, betonu ona göre olur."
       "Bu konuda baş suçlu kim?"
       "Hepsi suçlu, en tepeden en aşağıya kadar... Ama biz de bilinçsizdik, gazeteci bey. Depremin ne olduğunu bilmiyorduk ki... Çalıştık çabaladık, emeklilikte başımızı sokacak bir yuva sahibi olalım diye. Para elimize geçer geçmez Yalova'nın merkezine gittik, apartman dairesine baktık. Neresine mi baktık? Mutfağına, banyosuna, salonuna... Hiç aklımıza gelmedi, bu ev sağlam mı değil mi diye sormadık ki..."
       Bu sözler bana bir yıl önceyi hatırlatıyor. Depremden iki gün sonra, 19 Ağustos'ta buralara, Çınarcık'a gelmiştim. Veli Göçer'in denize nazır Çamlık Sitesi yerle birdi. 300 dairelik bloklar tepelerine dev birer balyoz yemiş ya da üstlerinden devasa silindirler geçmiş gibi toprağa yapışmış, dümdüz olmuşlardı. Cehennem gibi sıcakta ağır bir koku yükseliyordu.
       Biri kolumdan yakalamıştı:
       "Bak şu blokun altında babam yatıyor, hala çıkaramadık" diye konuşmuştu ağlarken, "Ama abi bizim halkta da hata var. Buzdolabı taksitiyle ev satın almışlar. Ev alayım derken kendilerine mezar satın almışlar. Müteahhit üçkağıtçı, soyguncu tamam. Peki ama halkta da yanlış yok mu abi?.."
       Eşi de lafa karışmıştı:
       "Yalnız Veli Göçer'den değil, Belediye Başkanı'ndan da hesap sorsunlar."
       Dün sabah vakti, şimdi yerinde yeller esen Çamlık Sitesi'ni dolaşırken, acı ve öfkeden gözleri çakmak çakmak o genç kadını anımsadım.
       Hesaplar soruldu mu?
       Sanmıyorum.
       Ne yazık ki gerçek bu.
       Ama ya hesap sorulmasını sağlayacak mekanizmalar kuruldu mu? İşlemeye başladılar mı?.. Çınarcık - Yalova yolundaki İkinci Bölge prefabrike deprem evlerindeki o yüzüne keder ve acı sinmiş genç kadının sesi kulağımda çınlıyor:
       "Ev sahiplerinden, apartman sahiplerinden bazıları yüzde yüz yıkılması gereken binaları için bir yolunu bulup 'orta hasarlı' belgesi alıyorlar. Olacak şey değil. İnsanlığa sığar mı bu? 30 daireli bir apartman için yıkım kararı alınmıştı. Şimdi bu karar orta hasara çevrilmiş. Ev sahibi 'Kendim oturmam, kiraya veririm!' diyor. Devletin işi sıkı tutması lazım değil mi?"
       Adım başı bu yakınma!
       İsmi, Yunus Emre Kartal.
       İnşaat kalfası, işsiz...
       Avuç içi kadar prefabrike evinin önünde, avuç içinden de küçük bahçesiyle uğraşıyor. O daracık şeridin içinde sardunyalar açmış, güller açmış. Ay çiçekleri, püsküllü mısırlar büyümüş. Sivri biber, salatalık, fasulyeler boy vermiş...
       "Baksanıza, burası bütün beton, çıplak... Toprağı biz getirdik. Ne yapalım, yeşille haşır neşir olmak, insanı daha çok hayata bağlıyor."
       İşsiz. Umudunu, 'orta hasarlı' binalarda inşaat faaliyetlerinin başlamasına bağlamış. "O gece mi diyor? Korkunç bir uğultuydu o. Garip bir uğultu, derinden gelen... Yataklardan fırladık. Evin bir yerinde toplandık ailecek. Bildiğimiz bütün duaları ettik."
       "17 Ağustos dersi nedir?"
       Aynı yanıt:
       "Sağlam binalar yapmak..."
       "17 Ağustos öncesinin gerçek suçlusu kim?"
       "En başta devlet, belediyeler..."
       "Müteahhitler?.."
       "Birinci derecede devlet suçlu. Gerekli kontrolü yapmayan devlet... Ben 25 yıldır inşaat işindeyim. 15 yıllık da kalfayım. Bu kadar zamanda ancak iki inşaatımıza belediye yetkilisi gelmiştir. Telefon ederiz, beton döküyoruz diye. Dökün der telefonda. Oysa gelip betona, demire bakıp 'Betona hazırdır!' demesi lazımdır."
       Ayrılırken içini döküyor:
       "Zor beyim zor, hakikaten zor!"
       Öyle. 17 Ağustos felaketinden bu yana bir yıl geçti. Ders aldık mı? Depremle yaşamayı öğrenmeye başladık mı? Sağlam bina yapmanın mekanizmalarını kurabiliyor muyuz? Korkuyu yenmek için bilgi sahibi olmanın gereğini yapıyor muyuz artık? Yoksa bir musibete daha mı ihtiyaç var?
       Emin değilim.
       Yarın da bu konuya buralardan devam...



Yazara E-Posta: h.cemal@milliyet.com.tr