AB'de değişim!

AB'de değişim!


Hasan CEMAL


       Avrupa Birliği'nde Türkiye'nin adaylığı yönündeki değişim taktiksel mi? Komisyon çevrelerinde kulaklara şu söz çalınıyor: "Hayır. Çok temel bir stratejik tercih yaptık. Avrupa'nın genel çıkarları Türkiye'nin dışlanmamasını gerektiriyor da ondan..."

Avrupa'daki değişim ya da Türkiye'nin önemi...

       Avrupa Birliği, 1997'nin Aralık ayındaki Lüksemburg zirvesinde Türkiye'nin hiç hak etmediği, son derece yanlış bir karar almıştı. AB Komisyonu Başkanı Prodi'nin de felaket diye itiraf ettiği bu yanlış kararla Türkiye, AB'nin "bekleme odası"na dahi layık görülmemişti.
       Aradan iki yıl geçti.
       Bu sürede AB'nin tutumu niye olumlu yönde değişti ki? Bunda ne gibi gelişmeler rol oynadı?
       AB'nin bu tavır değişikliği sadece taktiksel mi? Yoksa Türkiye'ye bakış açısında temelli bir değişim mi söz konusu?
       Brüksel'deki Komisyon çevrelerine kulak verdiğinizde şu sesler duyuluyor:
     (1) Türkiye konusundaki değişiklik, yalnız bir taktikten ibaret değil. "Çok temel bir stratejik tercih yaptık."
       (2) AB'nin genel çıkarları da Türkiye'nin Avrupa'ya dahil edilmesini ya da dışlanmamasını gerektiriyor.
     (3) Bu değişiklikte Balkanlar ve Kosova'daki gelişmeler de rol oynadı. Çünkü Balkanlar'ın güvenlik ve istikrarında Türkiye'nin yeri daha bir yerli yerine oturdu.
       AB Komisyonu çevrelerinin dışa yansıyan havası böyle.
       Ama tabii AB'nin Türkiye'ye dönük temel yaklaşımındaki değişikliğin başka nedenlerine de dikkat çekilebilir. Böylece, Türkiye'nin öneminin eski deyişle idrak edilmesi daha iyi anlaşılır.

AB niye değişti?

       Unutulmasın:
     Ankara iki yıl önce Lüksemburg sonrası AB ile siyasi diyaloğu kesti. AB böylece, yani Türkiye'yi dışlayarak Kıbrıs'ta olsun, Ege'de olsun herhangi bir gelişme sağlanamayacağını anladı.
     Amerikan baskısı AB başkentlerinde daha çok hissedilmeye başladı.
     Almanya'daki iktidar değişikliği, yani Sosyal Demokrat - Yeşil koalisyonu da AB'nin tutum değişikliğini hızlandırdı. Türkiye'nin adaylığını değil, tam üyeliğini koşullara bağlamanın daha akıllıca bir iş olduğu noktasına geldi Almanya.
       Avrupa'da özellikle Almanya'nın farklı bir konuma kaymasında bir konu daha etkili oldu:
     Öcalan'ın yakalanması...
       Ve PKK'nın yenilmesi...
     
Almanya ayrıca, Almanya'daki Türklerin - ve bir yerde Kürtlerin - yalnız Türkiye'yi ilgilendirmediğini çok iyi gördü. Bunun kendileri açısından bir iç sorun olduğu daha bir açıklık kazandı. Bu iç sorunun çözümünde Türkiye'nin yeri de açığa çıktı.
       Zira Öcalan'ın yakalanmasıyla birlikte Almanlar, kendi sokaklarının da kana bulandığını, kendi çocukları için de güvenlik ve asayişten yoksun ortamın filizlendiğini yaşadılar.
     Yunanistan'a gelince...
       Atina, Türkiye'nin adaylığını önleyerek bir yere gidemeyeceğini, özellikle Öcalan'ın bir Yunan sefaretinde yakayı ele vermesiyle birlikte daha iyi anladı.
       İki ülkenin Dışişleri Bakanları Cem'le Papandreu arasında örülen yapıcı diyalog böylece başladı.
       Ve deprem felaketleri ile birlikte Türk ve Yunan halkları arasında hiç beklenmedik şekilde uç veren yakınlaşma havası da Atina'nın AB konusunda Türkiye'ye karşı tutumunu etkiledi.
       Ama şurası bir gerçek:
       Atina'nın da Türkiye'nin de temel pozisyonlarında henüz herhangi bir değişiklik söz konusu değil. Ne Başkan Clinton'ın ziyaretleri, ne de AGİT zirvesindeki Ecevit - Simitis buluşması, hiçbiri, Türkiye'yle Yunanistan'ın ana yaklaşımlarını daha etkilemedi.
       Ama iklim yine iyi.
       Şimdilik Yunanistan'ın bütün çabası son ana kadar elini belli etmeyip, hem Türkiye'den hem AB'den bir şeyler koparabilmek...
       Soru:
       Neyi ve ne için koparmak istiyor Yunanistan? Brüksel'den de edindiğim havaya göre, Yunanistan daha çok AB'ye yükleniyor. Çünkü Türkiye'den bu kadar kısa bir süre içinde fazla bir şey çıkmayacağını anladığı söylenebilir.

Atina ne istiyor?

       O yüzden Başbakan Simitis AB başkentlerine, madem Türkiye'ye adaylık statüsü tanıyacağız, o zaman bana da bir bedel ödeyin demeye getiriyor. Ödeyin ki, ben de kendi muhalefetime satabileyim, yoksa zor durumda kalacağım.
       Simitis bu bedeli de daha çok Güney Kıbrıs için istiyor. Kıbrıs'ta çözüm olmadan, Güney'in AB'ye tam üye olabileceğinin garantisini bir diplomatik formülasyon ile Helsinki öncesi sağlamanın peşinde...
       Bu garantiyi alabilir mi?
       Türkiye buna karşı. Çünkü Kıbrıs'ta siyasi çözüme varılmadan Güney Kıbrıs AB'ye tam üye olursa, Türkiye'ye karşı bir değil, iki veto ihtimali gündeme gelebilir. Yani hem Yunanistan hem Güney Kıbrıs...
       Evet, Türkiye'ye Helsinki'de adaylık yolu açılacak.
       Öyle gözüküyor.
       Ama adaysın demenin türlü çeşitli yolları var. İşin perde arkasını bir gün daha karıştırmaya çalışacağım. Brüksel'den dördüncü yazı yarın...



Yazara E-Posta: h.cemal@milliyet.com.tr

DİĞER YENİ YAZILAR