Acıyla, kopuşla gelen olgunluk!

Acıyla, kopuşla gelen olgunluk!


Yıllar çabuk geçiyor. 1 Mayıs 1977. Çalışıyordum o gün. Yazı işlerinde nöbetçiydim. Ortalık sakindi. Cumhuriyet’in bütün muhabirleri Taksim’deki büyük mitingi izliyordu.
Telefon:
"1 Mayıs kana bulandı! Ortalık ana baba günü. Çok ölü var."
Anlattıkları dehşet vericiydi.
Benim soru da klasik:
"Fotoğraf var mı?"
Tarifsiz acıyı tek bir kareye sığdıran o fotoğrafa bakıyorum yıllar sonra. Cumhuriyet’in şimdi sararmış birinci sayfasında manşete oturmuş, olanca korkunçluğuyla. Panik içinde ezilerek ölenlerin Kazancı Yokuşu başındaki hazin görüntüsü...
O günün telaşını anımsıyorum.
Bir de o fotoğrafı tesadüfen çekerek Cumhuriyet’e getiren İsveçli genç gazetecinin gördüklerinden allak bullak olmuş suratı gözümün önüne geliyor.
Serginin adı yalın:
Pankart!
Oral Çalışlar’la birlikte geziyoruz. Bir yandan da konu mankenliği yapıyoruz NTV’nin Gece - Gündüz programına...
Orhan Taylan’ın DİSK için yaptığı o meşhur 1 Mayıs afişi:
Dünya bir emekçinin avucunda!
Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde, Elhamra Pasajı’ndaki Karşı Sanat Çalışmaları’nda açılmış sergi. 1970’li yılların çalkantılı Türkiye’sini resimle, fotoğrafla, heykelle, radikal yayınlarla anlatıyor.
Bir teksir makinesi, devrimci bildirilerin çoğaltıldığı... Devrimci gençlerin o yıllarda çok düşkün oldukları birer adet yeşil parkayla postalın önünde duraklıyoruz. Belki de anılar canlandığı için...
Oral Çalışlar eylemci, ben gazeteciyim o yıllarda.
Oral diyor ki:
"Sen artık uslanmıştın."
"Sen ise hala Mao’cuydun."
Resimlere, fotoğraflara her şeye acı sinmiş. Kan, çatışma, gözyaşı. Müthiş bir kutuplaşmanın yaşandığı, devrimci - ülkücü diye gençlerin birbirini katlettiği 1970’ler. Türkiye’yi 12 Eylül askeri yönetimine götüren dehşet tırmanışı...
Oral:
"Bu sergide etrafa şöyle bir bakınca, ben yeniden o eski günleri yaşıyor gibi oldum. Biz bunları çözemedik. Ne 1 Mayıs’ı, ne Abdi İpekçi cinayetini..."
Ben diyorum ki:
"Herkesin kendi hedefleri vardı. Koşmaya çalıştık onlara. Fakat başkaları da vardı. Bu sergiye iliklerine kadar yansımış o acıların üzerinden oynanan başka oyunlar da vardı. Bu acılar acaba olgunlaştırdı mı insanı, toplumu?"
"Kişisel olarak evet, bazı olgunlaşmalar yaşadık. Ama Türkiye köklü bir demokrasi seçeneğini geliştirmek ve bir daha bu şiddete yol açmayacak sigortaları oluşturmak bakımından çok başarılı olamadı."
"Ben daha iyimser bakıyorum."
"Senin dediğin gibi olmasını isterim. Umutsuz yaşanmıyor. Bak, Kemal Türkler resmi. Yıl 1979... Cenazesi ne büyük bir gösteriye dönüşmüştü."
"Yeni bir zihniyet oluşuyor. Bir daha böyle büyük acıların yaşanmasını engelleyecek bir zihniyet... Baksana son 1 Mayıs’a. Olaysız, bayram havasında geçti."
Acı olgunlaştırıyor!
Kopuşlar olgunlaştırıyor. 1960’lara, 1970’lere göre yine de mesafe aldık.
Cumhuriyet ciltleri...
1977, 78, 79 yılları.
Kenarları tirfillenmiş. Sararmış sayfaları çeviriyorum. Zaman tüneli! Sayfalarla birlikte yıllarım da dönüyor...
Ne rastlantı!
1978’de, birinci sayfadan yazdığım ilk ‘Olayların Ardındaki Gerçek’ yazısı önüme çıkıyor.
O sütunun asıl sahibi İlhan Selçuk, İlhan Abi, kalp krizi geçirmiş yatıyordu. Rahmetli Oktay Kurtböke, Oktay Abi, Genel Yayın Müdürümüz, bir gün hiç beklemediğim bir anda, "Çık yukarı yaz!" demişti. Kan ter içinde, ne güçlükle bitirmiştim, Amerikan silah ambargosuyla ilgili o ilk yazıyı...
O yıllara ilişkin anılarını yazmış Gün Zileli de. İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabının adı:
"Havariler, 1972 - 83."
Kapak fotoğrafında Gün, yanında Doğan Yurdakul. Bir açık oturum ve arkalarında ünlü Maocu slogan:
"Ne Amerika Ne Rusya,
Bağımsız Türkiye!"
Ne yıllarmış!
Oral Çalışlar’la İstiklal Caddesi’ne çıkıyoruz. Celal Üster’e, 1970’lerin Mao’cusuna rastlıyoruz. Hep birlikte Yakup’a yürüyoruz nostaljiyi biraz daha parlatıp derinleştirmek için...
Yoksa yaşadıklarımız artık tarih mi oluyor?..
İyi pazarlar!