Acıyla yoğrulmuş ömürleri yazmak isterdim ama...

Viyana’nın eski bir mahallesinde, adı Columbia olan şirin bir pansiyonun yüksek tavanlı, aydınlık bir odasında geçen haziran ayında on gün kaldım.
Karşı komşum, Stefan Zweig’tı.
Koch Sokağı’ndaki taştan, eski, büyük konağın girişinde, “Stefan Zweig, 1881-1942; Zweig 1907 ile 1919 arasında burada yaşadı” diye mermer plaket gözüme çarptı.
Bir an heyecanlandım.
Çok sevdiğim bir yazardı çünkü. İmparatorluk Viyana’sını da anlatan Yarının Tarihi isimli kitabını ne kadar severek okumuştum.
Onun için sevindim bu komşuluğa.
Hemen köşe başındaki, Süleymaniye’den Iraklı bir Kürtle bir Yunanlının Dionysos isimli lokantasında, buzlu uzoyla demlenirken internetten biraz Stefan Zweig okudum.
‘Düşünce diktatörleri’ni buldum:
“Yanlış olan ve suç sayılması gereken tek şey vardır: Çeşitlilik içerisindeki dünyayı öğretilerin ve sistemlerin kıskacı arasına sokmaya çalışmak... Yanlış olan, başka insanları özgür yargılarından uzaklaştırmak, içlerinde bulunmayan bir şeyi onlara zorla benimsetmeye kalkışmaktır.
Kendisi özgür düşünmek isteyen Montaigne, bu hakkı herkese tanır. Bu hakka hiç kimse onun kadar saygı göstermemiştir.
Montaigne’in öncelikle yadsıdığı hiçbir inanç ve görüş yoktur. ‘Bir başkasını kendi çizdiğim görüntüye göre yargılamak gibi bir yanılgıya hiçbir zaman düşmem.’
Böyleleri, özgürlük karşısında saygı nedir bilmeyenlerdir. Montaigne, ‘yenilikleri’ni tek ve tartışılmaz doğru niteliğiyle dünyaya kabul ettirmek isteyen, yüz binlerce insanın kanı pahasına haklı çıkmaya önem veren düşünce diktatörlerinden nefret ettiği kadar hiç kimseden nefret etmez.”
Dönüp, yaşadığı konağa baktım.
Acaba bu satırları orada yazmış olabilir miydi?..
Düşünce diktatörleri...
Bağımsız düşünebilme...
Eleştirel düşünebilme...
Latife Tekin’i düşünüyorum.
Karabük’te yaptığı bir konuşma dolayısıyla AKP’li Belediye Başkanı tarafından zorla kürsüden indirilen sevgili Latife Tekin’in uğradığı muamele, hiç kuşkusuz, Stefan Zweig’ın sözünü ettiği ‘düşünce diktatörlüğü’nün içine tam olarak oturuyor.
Ne acı, ne hazin.
Düşünce polisliği çerçevesinde bir başka örnek, AKP Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Fırat’la ilgili olarak verilebilir. O da, Atatürk Devrimi bağlamında kullandığı travma sözcüğü nedeniyle çarmıha gerilmiş...
Neden ki?
Her ‘devrim’in yol açtığı travmalar yok mudur? Bizim cumhuriyetimizden kaynaklanan birçok travmayı bugün de yaşamıyor muyuz? Ayrıca herkes sizin gibi düşünmek zorunda mı ki, düşünce polisliği yapıyorsunuz?
Uzoyla beyaz peynir...
Stefan Zweig’ta kalabilsem keşke...
Bu kez İmparatorluk Viyana’sını ne yazık ki Stefan Zweig’la doğru dürüst dolaşamadım. Burgstrasse’den geçerken yazdıklarını anımsıyorum:
“Eski konaklar taştan birer tarih yaprağı. Şurada Lichnowsky’nin konağında Beethoven çalmış. Şu Esterhazylerde Haydn konukluk etmiş. Şu eski üniversitede Haydn’ın Yaratılış’ının melodileri ilk kez duyulmuştu. Mozart’ın Figaro’nun Düğünü ezgilerinin ilk kulaklara çalındığı eski Burg Tiyatrosu. Bösendorf Salonu, Chopin, Brahms, Liszt ve Rubinstein’ın konserler verdiği kutsal mekân... Ve Mahler’in Viyana Filarmoni konserlerini yönettiği Opera...”
Viyana böyle bir yer işte.
Ve Stefan Zweig’ın hayatı.
Acıyla yoğrulmuş bir ömür...
Yine çok severek okuduğum ‘Dünün Dünyası’ isimli kitabının bir yerinde şöyle bir cümlesi vardır Stefan Zweig’ın:
“Viyana’da, ulusal duyguların üzerine çıkmış o iki bin yıllık başkentte büyüdüm.”
İyimsermiş o zaman...
Viyana’nın ‘ulusal duygular’ın üzerine pek öyle çıkamadığını, iki dünya savaşı arasında Nazizm’in bu ülkede yükselişiyle anlayınca, kendini başka diyarlarda sevgili karısıyla birlikte intihara kadar sürükleyecek çok derin bir hayal kırıklığına uğramıştı.
Bu hayal kırıklığını da yazmak isterdim.
Futbol peşinde koştururken daha yazamadığım o kadar çok şey var ki.
Cenevre’de, Ron Nehri kıyısında köprüye bakan adı Jazz olan kahvede bir maç sonrası kendi başıma dinlediğim Charlie Parker’ları, Viyana’da Freud’un mekânı Cafe Landtmann’ı yazmak isterdim örneğin...
2000 yılı sonunda, 12 tutuklu ve hükümlünün yaşamını yitirdiği o cehennemle, ‘hayata dönüş operasyonu’yla ilgili olarak yargılanan kamu görevlilerinin ‘zamanaşımı’yla kurtulmasını “Bu mu adalet?..” diye protesto edebilirdim örneğin...
Yine Cenevre’de üniversitenin bulunduğu yemyeşil parkta, mis gibi kokan ıhlamur ağaçlarının altındaki Calvin ve Cromwell kabartmalarının bulunduğu anıtın üstünde yazanları yorumlayabilirdim örneğin.
Calvin’in “günahları affetmek”le ilgili sözleri... Ve Cromwell’in, “Ulusun özgür temsilcilerinden oluşan parlamentonun onayı olmadan vergi konulamayacağı”na işaret eden 13 Şubat 1689’daki sözleri...
Her ikisi de hem ne kadar tarih hem de ne kadar güncel bizim için...
İyi pazarlar!