Anlayana 11 Eylül ve Afgan dersleri!

Anlayana 11 Eylül ve Afgan dersleri!


Taliban, Afganistan'da erkeklerin sakal uzunluğuyla uğraştı. Sakalı yeterince uzun olmayanları cezalandırdı.
Taliban, Afganistan'da kadın topuklarının çarşaf altından gözüküp gözükmediğini denetledi. Topuğu görünen kadınları uzun sopalarla uluorta dövdü.
Buydu Talibanizm.
Çağdışı bir zihniyetti.
Ancak Batı'da görmezlikten gelindi bu zihniyet. Hatta Amerika, Pakistan'la, Suudi Arabistan'la bir olup Taliban'ı destekledi.
Ne Afganistan'ın yoksulluğu umursandı, ne içinde yüzdüğü cehalet, ne de bu zavallı ülkedeki karanlık çağların simsiyah gölgesi...
Bu tutum bir yerde bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışının ürünü idi. İslam coğrafyası daha çok bir petrol istasyonu gibi görülmeye devam etti. Başta Körfez olmak üzere bu coğrafyadaki enerji kaynaklarının güvence altında olması yeterli sayıldı.
Talibanizm böyle kökleşti.
Bin Ladinizm böyle güçlendi.
Bir musibet bin nasihatten iyidir derler. 11 Eylül de öyle oldu. Afganistan'ın yer yuvarlağında, New York'un İkizleri ve Washington'ın Pentagon'u dahil hiçbir yere pek fazla uzak olmadığı acı biçimde öğrenildi. Talibanizmle oynaşmakla ateşle oynamak arasında fazla bir fark olmadığı ortaya çıktı.
Amerika'sı, Avrupa'sı - elbette Türkiye'si de - kendi gelecekleriyle, barış ve istikrarlarıyla Afganistan'ın geleceği ve barış ve istikrarı arasında kaçınılmaz bir bağ olduğunu gördüler.
Demokrasiydi, insan haklarıydı, çağdaşlıktı diyenlerin Afganistan'a olan bitene kayıtsız kalamayacakları 11 Eylül'le birlikte kafalara dank dank vurmaya başladı.
Avrupa'nın göbeğinde bir Bosna, bir Kosova nasıl 'Miloşeviç faşizmi'nden kurtarıldıysa, Afganistan'da da barış ve istikrarı kazanmak yaşamsaldır.
Fransız filozofu Bernard Henri Levi şöyle diyor:
"Kültür bütün faşizan rejimlerin hedefi oldu. Taliban'ın da saplantısı haline geldi. Göbbels, Stalin, Miloşeviç, sonra Bin Ladin ve Molla Ömer, kültür kelimesini duyduklarında silahlarını çıkarıp ateş etmeye başlıyorlar. Budaları yıkıp müzeleri yok ediyorlar. Kitapları yakıyorlar. Sırp milislerinin Saraybosna'da ilk yaptıkları da bir kütüphaneyi ateşe vermek olmuştu.
Faşizme karşı mücadele sağ ve solun gözünden kaçtı. Kızıl totalitarizme karşı da öyle. Totalitarizmin bir diğer biçimi sayılan köktendinciliğe karşı mücadele de yeterince yapılmadı.
Afganistan'ın bu korkunç karanlıktan çıkması için bu ülkeyi Kabil'den Kandahar'a, Mezar - ı Şerif'e kadar yeniden yapılandırmak lazım. " (Le Figaro, 12 Şubat 02)
Evet, bu korkunç karanlık hepimizi ilgilendiriyor. Afganistan'daki bu korkunç karanlık, eğer aydınlığa çevrilmeye başlamazsa, Orta Asya ülkeleri de hazır, köktendinciliğin, dinci fanatizmin kucağına düşmek için.
Yoksulluk, genç insan işsizliği, yozluk ve özgürlük nedir bilmeyen otoriter alışkanlıklar Orta Asya'da öylesine yaygın ki, radikal İslamcı akımların arayıp da bulamadıkları bir ortam hüküm sürüyor.
Bir başka deyişle:
Afganistan'ı kaybetmek, Orta Asya'yı da sıraya sokar. Daha tehlikelisi, Pakistan'ın Talibanlaşması'dır.
Bu ihtimal ciddidir.
Ve gerçekleşirse, elinde atom bombası olan ilk radikal İslamcı bir rejim İslamabad'da tarih sahnesine çıkabilir.
Bunlar hayal değil.
Nasıl 11 Eylül hayal değilse...
Başta Afganistan olmak üzere İslam coğrafyasında radikal İslamcılığı, dinci terör ve fanatizmi besleyen damarların kesilmesi gerekiyor.
Nedir bunların beslendikleri kaynaklar?
Yoksulluk, işsizlik, evet. Cehalet, yozluk, evet. Baskıcı rejimler, evet... Ama bir konu daha var, İslam coğrafyasında radikalizm ve terörizmin köklerini sulayan:
Filistin - İsrail çatışması.
Bu bahaneyi de ellerinden almak lazım. Bunun için herhalde Şaronizm'i İsrail'de etkisiz kılarken Filistin kafasını da barışa yatkın hale getirmek gerekiyor.
Eğer Filistin - İsrail barışı gerçekleşirse, İslam coğrafyasında barıştan hortlak gibi korkan Saddam Hüseyin gibilerinin de sonu kolay gelir.
Son on gündür Afganistan yazıyorum. Çünkü Afganistan'ın geleceği aynı zamanda bizim geleceğimiz. Bize hiç de uzak olmayan bu toprakların barış ve huzuru, bizim de barış ve huzurumuz...