Bir düş panayırı, bir düş definesi: Beyoğlu...

Bir düş panayırı, bir düş definesi: Beyoğlu...


       İstanbul'dan tatil dönüşlerinde hep anlatırdım, "Tam üç katlı sinema!" diye. Ağızları bir karış açık dinlerdi mahalle arkadaşlarım, Beyoğlu'ndaki Alkazar Sineması'nı...
       Çocuktum.
       Beyoğlu benim için sinemalardı. Çocukluğumun hayal dünyasıydı. Onun için de bir şenlikti Beyoğlu. Alkazar'dan başka Atlas, İpek, Yeni Melek sinemaları...
       Sevgili Halam Kamuran Cemal Alyon Sokak'ta, Yeni Melek'in üstündeki apartman dairesinde otururdu. Yaz kış hangi tatil İstanbul'a gelsem, onun yanında kalırdım.
       Bu benim için bir ayrıcalıktı. Bazı günler evde canım sıkılırdı. O zaman pencerenin önünde oturur, İstiklal Caddesi'nden geçen arabaları nedense renklerine göre sayardım. Halam beni bu halde yakalayınca, melul bakışlarıma dayanamaz, yanıma birini katar, cebime harçlık koyar, sinemalardan birine gönderirdi.
       Önceliğim Alkazar'dı.
       Üç katlı sinemada 32 kısım tekmili birden upuzun filmler oynardı. Tarzanlı, kovboylu, bol kılıç şakırtılı filmlere bayılırdım.
       En kolay, en sık gittiğim sinema ise Yeni Melek'ti. Evden iki kat aşağı iner kendi başıma giderdim çünkü. Kapıda bilet kesenler, yer gösterenler, hatta sinema müdürü beni tanırdı.
       Hatırlıyorum.
       Yeni Melek'te Neron'un Roma'yı yaktığı filmi, belki de gördüğüm ilk renkli film olduğu için, nasıl da büyük bir hayranlıkla seyretmiştim. Atlas'ta ise Gary Cooper'ın 'Kahraman Şerif' isimli kovboy filmi belleğimde iz bırakmış...
       Çocukluğumun sinema çıkışları bir başka heyecan kaynağıydı. İstiklal Caddesi'nde iki yere gidilirdi.
       Ya Atlantik'e.
       Ya da İnci Pastanesi'ne.
       İlkinde kocaman sosisli sandviç yerdim. Müthişti! Hardallı, Amerikan salatalı. Eğer harçlık durumu iyiyse, yanında bir de muzlu süt içerdim. Çikolatayı fazlasıyla seven bir çocuk olarak İnci Pastanesi'nin sıcak çikolata soslu profitorolü hiç bitsin istemezdim.
       Beyoğlu'na ilk kez babamla gelmiştim. Önce Taksim'de Atatürk Anıtı'nın önünde bir şipşakçıya birlikte poz vermiştik. Sonra babamın elini sıkı sıkıya tutup İstiklal Caddesi'nden aşağı doğru yürümeye başlamıştık. Öğle yemeğini ise Ağa Cami'nin oralarda bir yerdeki Abdullah Efendi'de yemiştik.
       Ağa Cami'nin ismini o zaman bilmiyordum. Ankara'da mahallenin büyükleri duvar üstü sohbetlerde tarif ederlerdi:
       "İstiklal Caddesi'ne Taksim'den gir. Aşağı doğru yürümeye başla. Sağ tarafta küçük bir cami göreceksin. Oradan sağa sap, soldan üçüncü sokaktır Abanoz..."
       Babamla Galatasaray Lisesi'nin büyük demir kapısının önünde durmuştuk. "Oğlum bak, işte ben bu okuldan mezun oldum" demişti, "Sen de buraya yatılı geleceksin, Allah nasip ederse..."
       Etmemişti, Sultani'ye gidememiştim. Fakat mektepli olmasam da Galatasaray Kulübü'ne üye olmayı ve koyu bir Cimbom taraftarı olmayı becermiştim.
       Üniversiteye doğru Beyoğlu'nda Çiçek Pasajı'nı keşfettim. Keman nağmeleriyle birlikte yükselen Madam Anahit'in şarkılarını dinlemeye başlamıştım. Bir de votkayla karışık birayla çakır keyif olmayı öğrendim.
       Kadıköy'den vapura biner, Karaköy'e çıkardık. Bir koşu Tünel'e atlar, heyecan dalgasıyla kendimizi İstiklal Caddesi'nde bulurduk. İsmini şimdi hatırlamadığım, Galatasaray Lisesi'nin karşısındaki bir gece kulübünde bir şişe biraya göbek dansıyla karışık ucuz striptizler seyrederdik.
       Sonraki yıllarda Beyoğlu'nun bohemini koklamaya başladım. Hiç gitmedim ama Degüstasyon, Markiz Pastanesi, Krepen Pasajı ve Kulis'le, buralara giden ünlü yazarlarla ozanların isimleri kulağıma çalınmaya başladı.
       Sonra Rejans'ı öğrendim.
       Annem anlatmıştı. Babamla 1934 yılında Taksim'deki Park Otel'de balayı yaparken bir akşam yemeğine Rejans'a gelmişlerdi. Üst katında orkestranın çaldığı şatafatlı bir restoran olarak anlatmıştı, sarı votkası, portakallı ördeği ve sempatik şişman sahipleriyle hatırladığım Rejans'ı annem bana...
       Sonraki yıllarda, 'altı punto' Çeto sayesinde Yakup'u keşfettim.
       Tabii Çiçek Arif'i...
       Arif'ten çıkınca, Gayrettepe'deki hatıra depomuz Ece son durak olurdu. Cumhuriyet yıllarında Yakup - Çiçek - Ece bizim takımın 'şeytan üçgeni' diye nitelenirdi.
       Beyoğlu deyince, Ara Güler'i de hatırlarım, Yapı Kredi Sanat Galerisi'nin oradaki fotoğraf stüdyosunu. Beyoğlu deyince Balıkpazarı da aklımdan çıkmaz, bir de Oktay Rifat'ın 'İstanbul Türküsü' isimli şiiri:

     Gittim baktım şıkır şıkır Balıkpazarı
       Üç tek attım sarhoş oldum ayak üzeri
       Üç doluya üç tanecik badem şekeri
       Top çiçeğim deste gülüm
       Canım İstanbullum
       Aman aman badem şekeri
     
       Nereden mi çıktı bu pazar yazısı?.. Yapı Kredi Yayınları'nın iki güzel kitabından: '1870 Beyoğlu 2000, Bir Beyoğlu Fotoromanı' ve 'Türk Edebiyatında Beyoğlu.'
       Enis Batur'un deyişiyle Beyoğlu hala bir 'düş panayırı', bir 'düş definesi' olmaya devam ediyor.
       İyi pazarlar!


Yazara E-Posta: h.cemal@milliyet.com.tr