‘Bu topraklar acılıdır zaten!’

Karısını depremde kaybeden 8 çocuk babası Cemal Köse: Bu yaştan sonra ne yapacağım? Fabrika yok, sanayi yok, doğuda iş bulmak çok zor

Karısını depremde kaybeden 8 çocuk babası Cemal Köse: Bu yaştan sonra ne yapacağım? Fabrika yok, sanayi yok, doğuda iş bulmak çok zor... Bir meyve bahçem vardı, ondan da vazgeçeceğim

Harun İleri: Gurbette, Karabük’te inşaatlarda alçı boya işi yapıyordum. Beş senenin birikimi olan evimiz yıkıldı, mahvolduk. Zaten biz ne zaman evimizdeydik ki, hep gurbetteydik

‘Bu topraklar acılıdır zaten’

CANİK KÖYÜ, VAN
Uzayıp giden bir boşluğun ortasında, Canik Ovası’nda sabah vakti erken yol alıyoruz.
Gece yarısından sonra banyo kapısı çarptı, uyandım, gölün kıyısındaki Merit Oteli’nde.
Kapı pencere de açık değil, niye çarptı ki?
Yine sallandık mı?..
Öyleymiş, saat 01 sularında, 4.4’lük bir artçı kapıyı çalmış, ben uyumuşum.
Dün depremin birinci ayı.
23 Ekim’in en çok vurduğu Canik Köyü’ne gidiyoruz. Kavşakta Gedikbulak Köyü yazıyor.
Canik mi, Gedikbulak mı?..
Gülüyor:
“Asıl adı Canik, resmi olanı Gedikbulak...”

‘AYAĞIMIN ALTI HER DAKKA TİTRİYOR’
Yıkıntılar insanın içini parçalıyor.
Enkaz, çadır ve açıkta bacası tüten bir tezek sobası, üstünde koca bir tencere, patates haşlanıyor.
Cemile Teyze’nin ilk sorusu:
“Doktor var mı? Çocuklar hasta...”
Derdini açıyor:
“Kocam vefat etti. Oğlum askere gidiyor. Ben n’olacam?.. Biz de bu memleketin vatandaşı değil miyiz, devlet bana maaş bağlasın.”
Sonra ekliyor Cemile Teyze:
“Her dakka titriyor ayağımın altı, kurtulamıyorum bundan. Oğlum evini yaptı, camını penceresini yaptı, sıvasını yaptı, bir deprem geldi her şey gitti.”
Her adımda aynı istek:
Barınacak sıcak bir yer!
Diyor ki:
“Çadırla olmuyor, hava her gün soğuyor. Kızılay’ın dağıttığı tek göz Mevlana Evleri gece buz tutuyor. Gün doğunca başlıyor erimeye ve akmaya, her taraf sırılsıklam oluyor.”
Ve her adımda aynı soru:
“Konteyner ne zaman gelecek?”
Tam o sırada, konteyner parçalarıyla yüklü kocaman bir TIR geçiyor Canik Köyü’nün içinden ve üstünde Beyoğlu Belediyesi yazan.
Konteyner yapımının yavaş ilerlemesinden yakınıyorlar. Günde 5 tane yapılıyormuş, bu da çok yetersizmiş...
“Van’daki köylerden en çok Canik Köyü yıkıldı. 9 ölümüz, çok sayıda yaralımız var. Mamadik ve Gönderme boğazlarının arasından öyle eser ki fırtına, kar, soğuk dayanılmaz olur on beş yirmi güne kadar...”
Hepsi benden bir şeyler umuyor. Çaresiz, acılı bakışlarını benim yüzüme dikiyorlar.
Gözlerimi kaçırıyorum.

‘DEPREMDE YÜZLERCE ÇOCUK KAYBEDECEKTİK’
Serhat, üç yaşında.
Etrafta dolaşıyor, çamurların içinde.
Serhat yetim kalmış, annesi ölmüş tam bir ay önce, 23 Ekim Pazar günü. Bahçedelermiş. Annesi Gülten bir şey almak için eve girince enkazın altında kalmış...
Canik, 2 bin nüfuslu bir köy. Deprem sonrası 30 ev göç etmiş. “Sıcak yerlere” diyor, “Antalya’ya, Mersin’e, İzmir’e, İstanbul’a...”
İlk konteyner Serhat’ın ailesine verilmiş. İkincisi, bacakları depremde kırılan yaşlı bir karı kocaya...
“Allah’tan pazar günüydü ve hava güzeldi. Üç de düğün vardı köyde... Hafta içi vursaydı deprem, halimiz nice olurdu beyim. Bakın şu okulun haline. Üç katlıydı, dümdüz oldu. Yüzlerce çocuğumuzu kaybedecektik.”
Cami de okul gibi yerle bir olmuş. Sadece yarım minare yıkıntının üstünde iğreti duruyor.
Yıkılmış iki katlı bir ev. Bir palto, bir ceket asılı duvarda... Ama anlaşılan kimse cesaret edememiş oraya tırmanıp ceketle paltoyu almaya...
Cemal Köse, 57 yaşında.
Şoförlük yapıyor.
Ayağında plastik terlikler... Sekiz çocuğu var, karısını kaybetmiş depremde.
“Hayatım karardı, dünyam karardı” diyor Cemal Köse, “Bu yaştan sonra artık ne yapacağım? Bilemiyorum işte... Dünya zindan oldu. Fabrika yok, sanayi yok, doğuda iş bulmak çok zor... Bir meyve bahçem vardı, ondan da vazgeçeceğim.”
Yanındaki bana dönüyor:
“Şu evde bir kız çocuğu öldü, şu evde bir gelin... Bir de 80’inde bir amca vardı, o da şu evde seccade üstündeyken vefat etti.”

‘SENİN ARAZİN VAR MAAŞ VEREMEYİZ’
Beyaz sakalı, beyaz bıyıklarıyla heybetli, yakışıklı, dimdik bir ihtiyar:
Eyyüp İleri, yaşı 73.
“İki y ile yazılır adım” diye uyarıyor önce, “Abim Kerem, gelinim Elif, torunum Havanur, üçü de gitti depremde... Ben evin önünde oturuyordum. Enkaz altında hayvanlarım da kaldı. Çiftçilik yaptık. Elli dönüm kırsal arazim vardır. Ekerek idare ediyorduk. Senelik buğday, arpa... Anlayacağın ölüm kalım mücadelesi, o kadar... Yaşlı olduğum için devletten maaş istedim, senin kırsal arazin var deyip reddettiler. 9 çocuğum var 5’i erkek, 4’ü kız. Hepsi evli, hepsi Van’da...”
Bir başkası dert sıralaması yapıyor:
“Lavabo, tuvalet lazımdır, banyo lazımdır. Bir de ekmek yetmiyor. 1 kişiye 24 saatte 1 ekmek! Ben günde 3 ekmek yiyorum.”
Yanımızda Beyoğlu Belediye Başkan Yardımcısı Özcan Toker, İstanbul’dan gelmiş, bilgi veriyor:
“Yeni fırın açtık, ekmek çoğalacak. Ayrıca bakın, simit çıkarmaya başladık, şimdi dağıtıyorlar.”
Simit kapış kapış gidiyor, çocuklar sırada. Bir parça koparıp bana da veriyorlar, İstanbul simidi, çıtır çıtır...
Günde 2 öğün sıcak yemek çıkarıyor İstanbul Beyoğlu Belediyesi, ama kalite ve yeterlik konusunda şikâyetler var.
Başkan Yardımcısı, İstanbul’dan takviye ekibin gelmek üzere olduğunu, 250 haneli köyde her aileye konteynerin en kısa zamanda yetişeceğini sözlerine ekliyor.
Çocuklar, ellerindeki plastik kaplarda makarna ve bezelye taşıyorlar evlerine, öğle yemeği...

‘HİÇ OLMAZSA OĞLUMA BİR BURS’
Mehmet Emin, 8.5 yaşında, yanımdan hiç ayrılmıyor. Bir ara kolumdan çekip soruyor:
“Amca, okul ne zaman açılacak?”
Babası Şahin Cidal:
“Oğlum ne olacaksın?”
Mehmet Emin:
“Doktor!”
Babası yakınıyor:
“Dört dönüm yerim var. Hiçbir destek almadan damla sistemiyle organik sebze yetiştirip Van’da satıyordum. Şimdi ne olacak, köyün yeri değişirse ne yapacağım?..”
Biri, Kars’ta üniversitede okuyan oğlu için burs istiyor:
“Biz okumadık oğlan okusun! Ama şimdi halimiz yok. Bu arada kızım da üniversiteye hazırlanıyor. Hiç olmazsa oğluma bir burs...”
İçim acıyor.
Uzaklaşıyorum yanından...
Bir enkazın üstünde, sırtında gömlek, kafasında kasket öylece duran, çok zayıf genç bir adam. Boşluğa bakar gibi dikilmiş yıkıntıların, molozların arasında...
Kim o?..
“Özürlüdür. Bu evde otururdu. Annesi öldü, bi annesi bakardı ona... Şimdi enkazın üstünden ayrılmak bilmiyor.”

‘ZATEN BİZ HEP GURBETTE YAŞADIK’
“Bu topraklar acılıdır zaten!”
Başımı çeviriyorum.
Genç bir adam bunu söyleyen.
Daha 20 yaşında.
Harun İleri.
Keder basmış yüzünü.
“Mahvolduk Hasan Abi” diye konuşuyor Harun, “Dedem, yengem, amcamın kızı hepsi gitti, enkaz altında kaldılar. Yengemin çocuğu dört aylık Zemzem yetim kaldı. Beş senenin birikimi olan evi de yapmıştık, o da gitti, mahvolduk.”
“Sen ne iş yapıyorsun?”
“Karabük’teydim. İnşaatlarda alçı boya işi yapıyordum kaç yıldır. Senin anlayacağın gurbetteydim Hasan Abi?..”
Ekliyor Harun:
“Zaten ne zaman evimizdeydik ki, hep gurbetteydik, hep gurbette yaşadık Hasan Abi. Bu topraklar acılıdır zaten...”
YARIN DA ACILI TOPRAKLARDAN DEVAM...

‘Bu topraklar acılıdır zaten’

Beyoğlu Belediyesi’nin kurduğu fırından çıkan simitler kapış kapış gidiyor. (üstte) 8,5 yaşındaki Mehmet Emin, en çok okulların ne zaman açılacağını merak ediyor. Zira doktor olmak istiyor. Doktor olması için de okula gitmesi lazım.