Çaresizlik ve öfke!

ERCİŞ UZAKTAN ‘HARİKULADE’ DEDİRTİRKEN, İLÇEYE GİRİNCE CEHENNEM MANZARALARI BAŞLIYOR...

İlk günlerde battaniye, makarna, pirinç, su, ekmek, meyve suyu geldi. Şimdi kesildi. Yemek dağıtıyorlardı, artık yok. Bir tek su geliyor.
Burda ölmektense, gurbete gitmek evladır. Memleket boşaldı, devletin umurunda değil. Yazıktır. Artık o evlere girilir mi, hasarlı, çatlak hepsi...
Rize’yi sel aldı, 8 kişi öldü. Afet bölgesi ilan ettiler. Bizim memlekette bana göre 4 bin kişi öldü. Biz kaderimize terk edildik!

Çaresizlik ve öfke

ERCİŞ
Van’da ilk gecemiz heyecanlı geçiyor. İkisi gece yarısı olmak üzere üç kez sallanıyoruz.
İlk ikisini uyku halinde fark etmiyorum. Üçüncüsü sabaha karşı 05.31’de vuruyor.
Beşik gibi bir o yana, bir bu yana sallanıyorum yatakta... Merdivenlerden gelen tek tük telaşlı ayak sesleri arasında yeniden dalıyorum.
Resepsiyondaki çocuk, “4.6’ymış. Artçı değil, merkez üssü Aladağ olan yeni bir deprem” diyor.
Yola koyuluyoruz.
Pırıl pırıl bir güneş, sabah erken Van Gölü’nün üzerinden süt beyazı karlı dağlara yaslanmış Erciş’i aydınlatıyor. İçimden harikulade demek geçerken cehennem manzaraları başlıyor.
Yol kenarında Salihe Mahallesi.
Yıkıntılar ve çadırların önünde bir ihtiyar, ayakta hiç kımıldamadan bize bakıyor. Kederli bir hali var.
Adı Hanım Oruç, 80 yaşında.
“Gelinle kızını enkaz altından biz çıkardık yaralı olarak” diyor komşusu, “Burada sanki yer hep sallanıyor. Ayağımın altı her an titriyor gibi...”
Hanım Oruç kımıldamadan öyle duruyor.
Büyük torunu 11 yaşındaki Ozan dertli:
“İlk günlerde battaniye, makarna, pirinç, su, ekmek, meyve suyu geldi. Şimdi kesildi. Yemek dağıtıyorlardı, artık yok. Bir tek su geliyor.”
Biri kafayı yandan uzatıyor:
“Hasar tespitten misiniz?..”
Hayır deyince hay Allah oluyor tepkisi, “Bir türlü bulamıyoruz bu adamları, çok yavaş gidiyor.”

İLÇE BOŞALIYOR
Erciş Otobüs Terminali ana-baba günlerini yaşıyor, iğne atsan yere düşmez. Her dakika birkaç otobüs kalkıyor batıya...
Erciş de Van gibi her geçen gün hayalet şehre dönüyor.
Denkler, bavullar...
Ailesini almış İzmir’e gidiyor. Tepkili, devletin yardım elini uzattığına inanmıyor:
“Burda ölmektense, gurbete gitmek evladır. Memleket boşaldı, devletin umurunda değil. Yazıktır. Artık o evlere girilir mi, hasarlı, çatlak hepsi...”
Otobüs ağzına kadar dolu.
Hayvancılıkla uğraşan biri, ailesini Mersin’e gönderiyor. Hüzünlü bir hali var. Biraz çekinerek omzuna dokunuyorum.
Başını çeviriyor:
“Burada hayat mantardır!”
Otobüs hareket ederken, üç dört yaşında sarışın saçları darmadağınık bir kız çocuğu, bacağına sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor.
“Ablası gittiği için ağlıyor.”
“Hayır, depremden korktuğu için...”
Üç otobüs firması her gün 6 otobüs kaldırıyormuş Erciş’ten batıya. Yani her gün toplam 800 kişi göçüyor.
Bu hesaba göre, depremin vurduğu 23 Ekim’den beri yalnız otobüslerle göç edenlerin sayısı 21 bini bulmuş.

30-35 BİN KİŞİ GİTTİ
Muhasebecilik yapan Medeni Kurt diyor ki:
“Erciş’in nüfusu 172 bindir. 30-35 bin kişi batıya göçtü 23 Ekim’den beri. Hâlâ da devam ediyor göç... 1200 civarında Ercişliyi de depremde kaybettik. Çok acı bir bilanço...”
Batıya göç deyince, adı kulağıma en çok çalınan şehirler sırasıyla şöyle:
İstanbul, İzmir, Mersin, Antalya, Edremit, Balıkesir, Bursa, Yalova...
Ailesini İzmir’e gönderen biri diyor ki:
“Deprem Allah’tan gelmiş, medya şu siyaseti iyi yazsın.”
Taksici Sinan öfkeli:
“Ben de çocukları Antalya’ya gönderdim. Memur emeklisi kayınpederin yanına, n’apayım? Ama çocukları okula yazmıyorlar. Tayyip Erdoğan da diyor ki, kıyılar, sosyal tesisler açıktır. Allah rızası için daha bir şey göremedik daha...”

‘TERK EDİLDİK’
Otobüs garının köşesindeki çadırkahve dolu. “Sigara içmek yasaktır!” tabelası asılı ama kesif bir cigara dumanı...
“Hasan abi” diyor, “Sana çayın kaymaklısını getirdim.”
İlk defa duyuyorum çayın da kaymaklısını... “Abicim” diyor, “Bak çayın üstündeki şu ince tozlara... Bunlar çayın çok taze olduğunu gösterir ve ancak torpilliye ikram edilir.”
Kömür sobası, devletin verdiği... Üstünde iki tane su dolu gümgüm, fokur fokur kaynıyor.
Çadırın bir tarafına renkli bir Mekke fotoğrafı asmışlar, üstüne de Hadisi Şerif Meali:
“Benim Ravzamı Ziyaret Eden, Beni Ziyaret Etmiş Gibidir.”
Kahvede yüzler asık.
Otobüs şirketinde çalışan biri dert yanıyor:
“Üç çocuğumla eşimi Antep’e, kayınpederin yanına, büyük oğlanı da Batman’a, bacanağın yanına gönderdim. Hayat burada olacak gibi değil. En ufak bir harekette feryadı figanı basıyor çocuklar... Kimsenin psikolojisi yerinde değil. Ben de kendimi hâlâ toparlayamadım.”
Biri fena halde tepkili:
“Rize’yi sel aldı, 8 vatandaş öldü. Rize’yi hemen afet bölgesi ilan ettiler. Bizim memlekette bana göre 4 bin kişi öldü.”
Ve ekliyor:
“Biz kaderimize terk edildik!”
Birinin sesi yüksek çıkıyor:
“7 nüfusum var. Kızılay’dan 1 kilo tozşeker, zeytin, helva geldi bir sefer. Arkası kesildi bir aydır...”
“Bizde eksi 25’lere vuran geceler yaşanıyor, hâlâ konteyner gelmedi buralara...”

‘BU DEVLETİN AYIBI’
Batıya göçü eleştiriyor biri:
“Bir memlekette göç oluyorsa, insanlar evlerini barklarını arkalarında bırakıp gidiyorlarsa, devletin ayıbıdır bu... Devlet devletse eğer, göçü durduracaktır.”
Bir sözü özellikle not ediyorum:
“Dert çok bu memlekette abi, hikâyesi de derin...”
Çadırkahve’de, kömür sobasının başında sıcaktan rehavet çökerken, İzzet Kurt’un sohbeti çok keyifli.
65 yaşında. Köyde hayvancılıkla uğraşıyor İzzet Kurt. 10 çocuğundan 1’i erkek. Hepsi aynı anadan...
Çocuklarını okutmuş. Üç büyük kızı üniversite mezunu. Van’da geçici öğretmenlik istemiş onlar için, devlet vermemiş.
Yakınıyor:
“Polis asker eşlerini yaptılar geçici öğretmen, bizim kızlar işsiz kaldı. Bu böyle olursa dağa gidecekler dedim. Kızlar eskiden böyle değildi. 14’ünde, 15’inde evlendirilirlerdi. Şimdi bir baba okula gönder çıkardılar, kızlar okuyor ama bu sefer de iş bulamıyorlar, bu nasıl iştir. Oğlan da okudu. Ankara’da avukatlık stajı yapıyor. Ben onu Urfa’ya okula götürmüştüm. O yurtta kalırdı, ben ise parasızlıktan camide... ”

HER GÜN DEPREM
Erciş’in içi gerçekten insanın içine dokunuyor. Her taraf yıkıntı halinde...
Bir yerde enkaz kaldırıyorlar. 5 katlı bir bina yerle bir olmuş, 4 dükkânla birlikte. Yaktıkları ateşin etrafında ısınmaya çalışıyorlar.
Dertleşiyoruz:
“Her gün sallanıyoruz abi. Allah’ın günü deprem var burada...”
“Göçe karşı neden bir şey yapılmıyor? Erçiş’te halk göçe mi zorlanıyor? Gelen yardımların bir kısmı stoklanıyor mu, bir dahaki seçimde kullanılmak üzere... Evet abi, ben BDP’liyim ve bizim parti her şeyden dışlanmak isteniyor buralarda... Medya bu konunun üstüne gitmiyor.”

HİKÂYESİ DE DERİN...
Erciş stadında Kızılay’ın derli toplu bir çadır kenti. Futbol sahasının üstündeki 250 çadırdan oluşuyor.
Öğle vakti yemek vakti.
Uzayıp giden kuyrukta daha çok çocuklar bekliyor, ellerinde plastik kaplar. Birbirleriyle itişip kakışıyorlar.
Umut Işığı Derneği Aşevi yazıyor. “Sabah çorba, öğlen iki kap yemeği biz veriyoruz. Akşam yemeği de Kızılay’dan” diyor İstanbul’dan gelmiş genç bir adam...
Bir çadırın üstünde de, Afetzedelere Psikososyal Hizmetler Birliği yazıyor.
Erciş’ten dün akşamüzeri içim acıyarak ayrılıyorum.
Kulağımda o söz çınlıyor:
“Dert çok bu memlekette, hikâyesi de derin bu memleketin...”
YARIN DA VAN’DAN DEVAM

Çaresizlik ve öfke

Depremzedeler öğle yemeği kuyruğunda. Kuyruktakilerin neredeyse hepsi çocuk. Ellerinde yemeklerini koyacakları plastik kaplarla Van soğuğunda sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar.

Çaresizlik ve öfke