Çıplak modelli lokanta!

Çıplak modelli lokanta!


     Sisli, yağmurlu, kurşuni bir hava, bana İngiltere’desin diyor. "Alçak tepeler, kilise, kararmakta olan gökyüzünün altında, belli belirsiz kükürt çalığı rengini almış, ışıltılı koyunlar, sağa sola dağılmış otluyorlar. Durup koyunlarla gökyüzünü seyrediyor bir süre, sonra yoluna devam ediyor."
     Başımı kaldırıp trenin penceresinden etrafı seyrediyorum.
     Köyler, İngiltere kırsalı...
     Her zamanki şirinliğiyle.
     Yeşillikleri kesen alçak taş duvarların, taştan evlerin, kuleli kiliselerle dağınık ağaç kümelerinin sis altındaki hüzünlü güzelliğini seyre dalıyorum. Köpeklerini gezdiren yaşlı bir çift. Bitişik düzen, kırmızı tuğlalı sosyal konutlar. Küçük arka bahçeleriyle hepsi birbirinin aynı, tekdüze. Ama bizdeki beton bloklardan çok daha evla...
     Bin yıl öncesine gidiyorum.
     Shakespeare’in memleketi Stratford - on - Avon yakınlarındaki bir kampta çalışarak geçirdiğim o 1962 yazı... Bir zamanlar İngiliz sanayinin ürünlerini Londra’ya, limanlara taşıyan su kanallarını temizlemiştim. Yakınlardan tren yolu geçerdi. Ben de içlerinde olmayı, bir yerlere gitmeyi düşlerdim o trenlerle...
     Hatıralar!
     Dipsiz kuyu, boşluğa çekiyor insanı... "Her şeyi yazmak isterdim, yaşadığımız hayatı ve yaşayabileceğimiz hayatları. Ölüm biçimlerimiz hakkında da yazmak isterdim."
     Daha uçağa dört saat var.
     Paddington İstasyonu’nda iniyorum.
     Tren istasyonları, tren yolculukları beni tuhaf yapar. İç dünyamda da yolculuğa çıkartır. Çocukluğumda anne babamla Amasya’ya, Turhal’a yaptığım uzun tren seyahatlerini hatırladım. Cuf cuf giden kara trenlerin çıkardığı çığlık gibi düdük sesleri yine kulağımda çınladı. Amasya Şeker Fabrikası’nın kuruluşunda çalışan Ahmet Cemal gözümün önüne geldi. Tünellerin karanlığında beni eğlendirirdi.
     Acaba bulabilir miyim?..
     Paddington’da, 1964 sonbaharında bir süre bulaşıkçılık yaptığım o lokantayı? Kamptan tanıdığım İspanyol arkadaşlar ayarlamıştı bu işi bana. Kazandığım parayla bir süre daha Londra’da yaşamıştım.
     Orta yerindeki masa benzeri platformun üstünde çıplak genç kızlar modellik yapardı. Bunlardan biri de bizim kız arkadaşımızdı. Saat başına ücretin çok dolgun olduğunu söylerdi.
     Platformun çevresinde iki üç de sözde ressam vardı, modellerin resimlerini yapan. Tabii daha ilginci, şaraplarını yudumlarken arada bir çıplak kızlara şöyle bir göz atan yaşı geçkin - belki o zamanlar bana öyle geliyordu - müşterilerdi.
     Bir iki sokağa girip çıktım.
     Kırk yıl geçmiş, bulamadım.
     Yağmur çiselemeye devam ediyor. Köşedeki pub’ın ismi iddialı:
     Londra’nın Gururu...
     Büyük ekran, küçük ekran televizyonlar. Öğle vakti, herkes savaşı seyrediyor.
     Çek bir Guinness!
     Ilık, esmer bira, aslında pek sevmem ama... Olsun, eski günlerin anısına...
     "Kapı eşiklerinde oturan en sefil yaratıklar bile ölümüne içiyorlar, aynı şeyi yapıyorlar; yasalar bunlarla başa çıkamaz, diye düşündü inançla, çünkü onlar hayatı seviyorlar. İnsanların gözlerindeydi, sallana sallana, yorgun argın yürümelerindeydi; gürültüde, kargaşada, arabalarda, otomobillerde, otobüslerde, kamyonetlerde, ayaklarını sürüye sürüye, sallana sallana yürüyen sandviççilerde; bandolarda; laternalarda; tepesinden geçen bir uçağın utkulu, kulakları tırmalayan, tuhaf, tiz sesiydi sevdiği şey: Yaşam; Londra; hazirandaki bu an..."
     Başımı kaldırıyorum.
     Acaba şu köşede, barın arkasındaki yaşlıca adam bilebilir mi? Masamdan kalkıp adama doğru yürüyorum. Paddington’da kırk yıl önceki bir yeri, çıplak modellerin ressamlara poz verdiği, müşterileri daha çok yaşı geçkin erkeklerden oluşan bir restoranı aradığımı söylüyorum.
     İhtiyar, ters bakıyor yüzüme.
     Belki de yanlış anlıyor.
     Rahatsız ettiğim için özür dileyip masama dönüyorum, kitapların dünyasına...
     Michael Cunningham’ın romanı The Hours’ın Türkçesini (Saatler, Can Yayınları) çok etkilendiğim o filmi seyrettikten sonra aldım yola çıkarken. İngilizcesini de tesadüfen Paddington İstasyonu’nda buldum.
     "Canım,
     Yeniden aklımı kaçıracağıma eminim;
     Bu berbat dönemlerden birine daha tahammül edemeyeceğimi hissediyorum."
     Uçak vakti.
     Hesabı ödeyip çıkıyorum.
     İyi pazarlar!