Dağa sırtını vermiş hayal gemisi!

Dağa sırtını vermiş hayal gemisi!


Simsiyah gecede ne kadar da göz alıcıydı. Üçgen şeklinde bir ışık kümesi. Biraz yükseklerde koskocaman bir vapur ışıl ışıl seyrediyordu.
Kendi kendime demiştim ki:
Fellini'nin hayal gemisi!
Sanki düş görüyordum.
Şaşırtıcı bir manzaraydı.
Kavşakta İpek Yolu'ndan Mardin'e doğru kıvrılır kıvrılmaz karşıma çıkmıştı.
1993'ün Kasım ayı sonları.
Kuzey Irak'tan gelip Habur sınır kapısından memlekete giriş yapmıştık.
Karanlıktı ortalık.
Diyarbakır'a devam edeceğimizi söyleyince:
"Bu sakat iş abiler!" demişti devletin polisi, gümrükçüsü, "Bu saatte çok tehlikeli. Telsizlerden duyduk. Dün gece Cizre'de büyük çatışma vardı."
Güçlükle bir taksi bulduk.
Yola çıkarken bize kahraman muamelesi yaptıklarını, bir de kıyak geçtiklerini hatırlıyorum. Telsizle Diyarbakır'a kadarki kontrol noktalarına bildirmek üzere plaka numaramızı almış, "İki nokta arasında gecikirseniz, meraklanırız" demeyi de ihmal etmemişlerdi.
Yanımızda Dicle Nehri.
Usul usul akıyordu.
Cizre'ye yaklaşırken sessizlik çökmüştü arabaya. Herkesin içinde tedirginlik kıpırdanmıştı.
Gözümüzün içine fener ışığı.
Koca bir polis panzerinin önünde frenliyoruz. Herkes tepeden tırnağa silahlı.
Yorgunluk akan yüzler.
Arabanın içine el frenleri tutuluyor. Her birimizi teker teker süzüyorlar.
Tepki yine kaygı verici:
"Sakat iş yapıyorsunuz. Bu saatte yola çıkılır mı? Birazdan yine çata pata başlar buralarda..."
İçimiz pır pır.
Bir polis panzeri önde, ikisi arkada yola koyuluyoruz. Cizre'nin içinden refakatte geçiş yapılıyor.
Silopili şoför patlıyor:
"Abiler, bu olmadı işte. Panzerlerin arasında biz de roket hedefi oluruz. Kendi başımıza geçseydik Cizre'nin içinden, daha emniyetli olurdu."
Güneydoğu böyleydi 1993 güzünde.
Nerelerden nereye geldik.
Aslında ben bilgisayarın başına, değerli meslektaşım Vedat Yenerer'in ilk kitabını yazmak için oturdum.
Sonra kendimi yazmaya başladım.
Ne utanç verici kendine dönüklük!
Ama bu satırların da sevgili Vedat'la ilgisi var. Çünkü, Fellini'nin hayal gemisi'ni hayranlıkla seyrettiğim o gece yolculuğunun sakinlerinden biri de oydu.
Üstelik bizi atlatmıştı.
İkimiz de Kuzey Irak'tan, PKK'nın bulunduğu Zeli Kampı'na yaptığımız maceralı bir yolculuktan dönüyorduk. Ancak Vedat kampa girmiş, biz ise yağmurlu bir akşam vakti Zeli'nin kapısına kadar varıp içeri girememiştik.
Buna benzer macera çok Vedat Yener'in "Ateş Ortasında, Bir savaş muhabiri anlatıyor" isimli kitabında, (Ümit Yayıncılık, Ankara).
Vedat'la Cumhuriyet gazetesinde birlikte çalışmıştık. Sonra o televizyon haberciliğinde karar kıldı. Türkiye'nin belalı coğrafyasında basmadığı yer bırakmadı.
Güneydoğu'ydu, Irak'tı, İran'dı, Çeçenistan'dı, Bosna'ydı, Kosova'ydı, nerede savaş, çatışma varsa, Vedat da oralarda haber kovaladı.
Ama ateş ortasında pişerken, anlaşılan, bir şeyi ihmal etmemiş. Notlar alıp kitabını da yazmış. Kutluyorum. Türkiye'nin belalı coğrafyasını akıcı bir kalemden bir solukta okumak isteyenlere tavsiye olunur.
Ne güzel, gazeteci milleti kitap yazmaya devam ediyor.











DİĞER YENİ YAZILAR