Derin tarih!

Derin tarih!


Hasan CEMAL

PRİŞTİNE


Yanmış evinin önünde bastonuna dayanmış, dalmış o ihtiyar, beyaz keçe külahlı o Arnavut... Ne düşünüyor? Yüzyılın başında yaşadıklarının yüzyılın sonunda ne diye tekrarlandığını mı? Derin tarihten fışkıran kötülükleri mi düşünüyor?

Beyaz keçe külahlı o Arnavut ihtiyar...

İki kare fotoğrafın gözümün önünden gitmesi kolay olmayacak. Biri insansız, biri insanlı iki fotoğraf. Ama ikisi de insanla ilgili.
Biri, dağ başında yanmış bir ev... Biri, yanmış evlerini, yeniden inşa etmeye koyulmuş bir aile...
Sabah vakti erken Makedonya sınırından Kosova'ya daha yeni girmiştik. Dağın yamacına sırtını vermiş bir ev dikkatimi çekti.
Taş bir ev, tek katlı.
Çam ağaçlarının arasında.
Harabe halinde.
Yanmış, yıkılmış, terk edilmiş...
Bu güzelliğin içinde bu canavarlık niye? Cennetin içinde cehennem yaratmak!
Üstelik insan eliyle...
Dağın yamacında, yeşil çam ağaçlarının arasında bu taş ev yapılırken kimbilir hangi hayaller gerçek olmuştu. Sonra birileri gelip hayata güç katan o güzelim hayallere son vermişti.
Niçin?..
Öteki fotoğrafı Prizren yakınlarında çektim gözlerimle.
Bir yangın yeri.
Dört duvar kalmış bir ev. Bahçesine çadır kurmuşlar. Bütün aile, çoluk çocuk haldır haldır çalışıyor. Yuvalarını yeniden yapmak için...
Yani hayat devam ediyor!
Ama bir ihtiyar var orada. Beyaz keçe külahlı bir Arnavut köylüsü. Çadırın önüne çökmüş. Ağaçtan bastonuna dayanmış. Bakışları sabit, hiç kımıldamaksızın öyle oturuyor.
Bütün bunlar niye yaşandı diye kendi kendine soruyor belki de. Tıpkı dünkü yazımda anlattığım 77 yaşındaki Mitrovica'lı Celal Zaim gibi... O da belki yaşadıklarına inanamıyor. Bir kabus gördüğünü sanıyor.
Celal Zaim gibi "ne güzel yaşıyorduk, ne oldu birden, kafam almıyor" diyor kendi kendine, kimbilir...
Ama belki de şaşırmamıştır yaşadıklarına. İnsanoğlunun tarihten ders almadığını düşünüyor olabilir. Yüzyılın başında, ortasında yaşadıklarının, bir defa da yüzyılın sonunda tekrarlanması ona belki de doğal gelmiştir.
İnsanoğlunun benliğinde, bilincinde, kötülükle uzlaşmanın nasıl derin bir yer tuttuğunu kendi uzun yaşamında öğrenmiş de olabilir.

Ölüm dansı...

İspanyol Devlet adamı Felipe Gonzalez'in bir sözü var not defterimde:
Derin tarih...
İnsanlar geçmişi bırakıp geleceğe dolu dizgin koşamıyorlar. Geçmiş sürekli ayak bağı oluyor.
Şovenizm... Irkçılık...
Yabancı düşmanlığı...
Sürekli düşmanlık üreten "onlar ve biz" zihniyeti...
Saldırgan milliyetçilik...
Bütün bunları tarih kendi derinliklerinde saklıyor. Uygun zaman gelince bağrından çıkarıyor bu hayaletleri. Ve bir ölüm dansı başlıyor.
O derin tarihi kurcalayanlar hiç eksik olmuyor siyaset sahnesinde. Miloşeviç de onlardan biri...
Tarih kurcalanıyor. Tarihten husumet, tarihten düşmanlık çıkarılıyor. Bütün bu trajik olaylar o yüzden yaşanıyor. Etnik temizlikler, insanlığa karşı suçlar o yüzden işleniyor.
Bu acılı topraklarda dolaşırken her yanda bunun izlerini görmek mümkün.
Beş gündür bu izleri yazıya dökme çabasındayım. Arnavutlarla Sırplar arasındaki kin ve nefreti anlatmaya çalışıyorum.
Yalnız Arnavut'la ve Sırp mı?
Hiç kuşkusuz o ölçüde değil tabii. Ama örneğin Makedon'la Arnavut çok mu sevişiyor? Ya Arnavut'la Yunan? Makedon'la Bulgar? Türk'le Yunan? Boşnak'la Hırvat? Sırp'la Hırvat, Boşnak? Ya Kosova Türk'ü ile Arnavut'u? Evet, boşuna dememişler, burası Balkanlar diye...

Otorite boşluğu

Prizren'in Mamuşa isimli Türk köyü. Türk taburunun komutanı Kurmay Yarbay Tarık Sevin, bölüğün konuşlanacağı yeri görmek için köye henüz gelmiş. Etrafı bir anda doluyor.
"Hoşgelmişin!"
"Sizi gördük daha iyi oldu."
Gözler doluyor.
Müthiş bir sıcaklık.
Bir köşede, Kosova Türk Demokrat Birliği Partisi'nin Genel Başkanı Cemali Tunalıgil'le sohbet ediyorum. Kosova'da otorite boşluğundan yakınıyor. Arnavut mafyasından şikayet ediyor.
Dertli:
"Sırplar kaçtı. Onların yerine Arnavutlar oturdu. Erken gelip sandalyeye oturan buranın hakimi benim diyor. Türkler olarak yine sıkıntıdayız."
Komutan köyden ayrılıyor. Yolboyu kendisini alkışlayan köylü çocuklarına askeri jeepin içinden kırmızı sardunya çiçekleri atıyor.
Arnavutlardan şikayet eden Türklere Priştine'de de rastlıyorum. Tabii bu yeni değil. Bu rahatsız ilişkinin kökleri tarihin derinliklerine, Osmanlı'ya, Tito dönemine gidiyor.

Ekonomiyi canlandırmak

Bir yıl önce bu zamanlar Priştine'deydim. O zaman da iyi değildi. Şimdi altyapı tümüyle çökmüş. Sular genellikle akmıyor. Yiyecek pahalı...
Prizren'de Osman isimli Arnavut işadamıyla sohbet ederken dedi ki:
"Kosova'ya yardım iyi, güzel. Fakat yardımdan çok fabrikaları harekete geçirmek, ticareti canlandırmak lazım. Para yok, para girmesi lazım. Yoksa yardım dipsiz kuyuda kaybolur gider. Sonra buraların ekonomisi, Sırp ekonomisine bağlı. Orayı ayağa kaldırmadan, bu bölgenin de adam olması zor."
En can alıcı konulardan biri bu. Amerika, Miloşeviç gitmeden Sırbistan'ı yeniden imar edecek yardımı başlatmak istemiyor. Tıpkı Saddam'ın Irak'ına yaptıkları gibi, Miloşeviç kaldıkça, insani yardım dışında Sırbistan'a kesin bir ambargo uygulanmasından yana.
Bu açıdan Avrupa Birliği ile Amerika arasında şimdilik pek belli edilmese de görüş ayrılıkları var gibi...
Kosova'nın sorunu çok.
Eski deyişle kanun ve nizam hakimiyetini kurmak... Can ve mal güvenliği sağlamak... Yeniden imar edip, kış gelmeden insanların başlarını sokacakları yerleri yapmak...

Kalbim ağlar!

Dağların arasından kıvrıla büküle Priştine'den Üsküp'e doğru geliyoruz. O meşhur Rumeli türküsü:



Dağlar dağlar
Viran dağlar
Ah yüzüm güler
Kalbim ağlar


Bu acılı topraklarda derin tarihin insanları rahat bırakması için ne yapmak lazım?
Ekonomide refah...
Siyasette demokrasi...
Derin tarihin etkisinden kurtulmak için, saldırgan milliyetçiliğin hayaletlerini bir daha uyanmamak üzere tarihin derinliklerine gömmek için, kalkınmış, refah içinde gerçek demokrasilere ihtiyaç var Balkanlar'da.
Ancak bu sayede bütün farklılıklar, bütün renkleriyle aynı potada, aynı coğrafyada barış ve huzur içinde yaşayabilir.
Son söz:
Bir Türk olarak Balkanların sıcaklığını beş gün boyunca bir yıllık aradan sonra bir kez daha yaşayınca yine hissettim, Balkanlarsız Türkiye, Türkiyesiz de Balkanlar olmaz diye...


Yazara E-Posta: h.cemal@milliyet.com.tr

DİĞER YENİ YAZILAR