Fatih Hoca, iddiası varsa devam eder!

Futbolumuzda yükselen yeni nesli 2010’da başarıya götürürse tarihe farklı geçer



VİYANA
Sabahın körü. İçimde Almanya yenilgisinin sızısıyla, şehre uzak bir köy otelinde, ancak dört beş saatlik bir uykudan kafama dan dan vuran o korkunç çan sesleriyle uyandım.
Sersem gibiyim.
Çantamı sırtıma vurdum, kan ter içinde Basel istasyonunda koşturuyorum, Viyana trenini yakalamak için...
Ne diye, ne diye?..
Ne diye olacak, maça, İspanya’yla Rusya’nın Viyana’da oynayacakları yarı finale yetişmek için...
Zorun ne, otur televizyon başında seyretsene. Kim ne diyecek sana?.. Umum Neşriyat Müdürü’n mü soracak maçı nerede seyrettiğini?..
Kendi kendime gülüyorum.
Tıpkı futboldaki 90 dakika gibi... İnsan belleğinin derinliklerinden neyin ne zaman çıkacağı hiç belli olmuyor.
“Haydi, maça maça!”
Gözümün önüne geliyor.
Çocukluğumda, ilk gençliğimde Dolmabahçe’ye maça giderken, minibüs çığırtkanları Taksim’den, Ortaköy’den, Beşiktaş’tan böyle müşteri toplardı. Minibüsler tam durmaz, gözüne kestirdiği ‘futbol kaçıkları’nın önünde şöyle bir yavaşlardı.
Ve ben nedense hep sona kalır ve çığırtkanın koltuklamasıyla kendimi kapaklanır gibi minibüsün içinde bulurdum.
Treni de böyle yakaladım.
Yolculuk 10 saat!
Zamanında gidersek, maça bir saat kala Viyana’da olacağız.
Bir süre sonra trende isyan çıkıyor. Gazeteci milleti, başta İspanyol ve Ruslar olmak üzere ayaklanıyor.
Çünkü gecikme var.
Olağan bir şey değil bu. Böyle yol alırsak, maça yetişmek imkânsız olacak. Bize ayırılmış olan biletler de bekleme listesindekilere dağıtılacak.
Her kafadan bir ses çıkıyor. Gürültü patırtı. Sonunda UEFA devreye giriyor. İsimlerimiz stadyumdaki medya merkezine bildiriliyor.
Tren hızlandırılıyor.
Ve derken biz yine kan ter içinde milli marşlar çalarken medya tribünündeki yerimizi alıyoruz ki, tam bir macera ve mucize...
İspanya’yı tutuyorum.
Üstelik renkleri sarı kırmızı!
Ne güzel, bulunduğum yerde şenlik var, hem de nasıl! Tam arkamda bir İspanyol radyosu canlı yayın yapıyor. Pür neşe ve çal çene maçı anlatıyor spiker.
Top taca bile çıkmış olsa, bir heyecan bir heyecan ki sorma gitsin! Soğuk Savaş döneminin Sovyet televizyonları gibi. Moskova’da fi tarihinde onları açınca da bütün dünya devrimci dalgalarla çalkalanıyor sanırdın.
İspanya, Rusların 10 numarasını, büyük yetenek Arşavin’i kilitleyip golleri sıralamaya başlayınca, İspanyol spikerin neşesi tavan yaptı. Arkadaşları her golden sonra spikerin arkasında bir vokal grubu oluşturup şarkı söylemeye başladılar radyoda.
Öylesine bir keyif ki.
İyi güzel de, sen galiba kendi yazının başlığını unuttun.
Fatih Hoca ne yapacak?
Daha doğrusu ne yapmalı?
Basel-Viyana treninde bu soruyu da düşündüm.
Kimlerin nasıl kızacağını biliyorum.
Ama ben Fatih Hoca’nın 2010 Dünya Kupası’nda da bizim Milli Takım’ın başında kalmasından yanayım. Tabii, kendisine dönük bazı haklı eleştirilere kulak verdikten ve kendini bir özeleştiri süzgecinden geçirdikten ve diyalog mekanizmalarını önemsemeye başladıktan sonra...
Avrupa Şampiyonası şunu gösterdi:
Futbolumuzda genç, yetenekli, kendine güvenen yeni bir kuşak, spor basınındaki deyişle, genç bir jenerasyon yükselişe geçmiş durumda.
Fatih Hoca’nın eğer gerçekten iddiası varsa, iddiası sürüyorsa, bundan böyle yarım bırakmaz ve bu jenerasyonla yola devam eder.
Tocqueville’in bir sözü vardır:
“Tarih bir resim galerisidir. Ama bu galerideki resimlerin çoğunluğu kopya, çok azı orijinaldir.”
Fatih Hoca’nın kariyerinde başarıları kimse görmezlikten gelemez. Euro 2008’in yarı finali de bir başarıdır.
Ancak dünya dönüyor!
Güney Afrika’daki 2010 Dünya Kupası Türkiye’yi bekliyor.
Benim bildiğim, tanımaya çalıştığım Fatih Hoca’ya yarım bırakmak yakışmaz.