Gazeteci milleti!

"Hâlâ evde misin?""Evet, nolacak?""Oğlum, gazetedeki odanın kapısına sicil amirin bir not bırakmış... Haberin yok mu?"Homur homurum sabah sabah:"Ne sicil amiri, ne notu?..""Teftiş gördün, haberin yok!" uyarısıyla telefon kapanıyor. Gazeteye geliyorum, odamın cam kapısına bir not yapıştırılmış:"Saat 7.45! Geldim, bulamadım. Sicil amirin Sedat Ergin." Yeni Genel Yayın Yönetmenimizden ilk günaydın notu...Ne yapalım?Sedat Ergin, Hürriyetin Ankara Temsilciliği yıllarında benim bir kuş gibi hür yazarlığımı kıskanırdı. Kendisi başkentin bürokratik griliğinde koşuştururken, ben ona dünyanın orasından burasından telefon eder, damarına basardım.O da bana derdi ki:"Bir gün bu saadet zinciri kırılacak. Çünkü ben geleceğim başına ve sabahın köründe..."İlk teftişi gördük.Bizim meslek böyledir. Bazen üstte, bazen altta kalırsın. Bu mesleğin duayenlerinden Altan Öymenle de öyle olmuştu.Yıl 1972.Devrimci gazetecilik dönemi 12 Martla birlikte sona ermişti. ANKAda günlük gazeteciliğe başlamıştım. Altan Öymenin rahle-i tedrisinden geçmiştim. Sabırlıydı. Haberin piramidini, kurgusunu, dilini kavramanın hiç de kolay bir zanaat olmadığını göstermişti.Sonra sıra bana geldi.1981de Cumhuriyete Genel Yayın Yönetmeni oldum. Altan Öymen işsizdi. 12 Eylül darbesiyle siyaseten yasaklı hale gelmişti. Değişik bir yazarlık önerdim kendisine. Daha çok dış politika alanında koşturacaktı. Kabul ettiği zaman da, için için hoşuma gitmişti. Boynuz kulağı geçti duygusuydu belki de...Uzun programlar yapardım Altan Abiye. Strasbourgda Avrupa Konseyi, Paris ve Marsilyada Ermeni davaları, Yunanistanda seçimler... Bir aylık bir program çıkartırdım. Ama bir güçlüğümüz hiç eksik olmazdı:Cumhuriyetin dar bütçesi...Bu nedenle de Nadir Nadiden böyle bir programı geçirmekte çok zorlanırdım. Karşısına oturur, "Efendim, uçak biletini ilan karşılığı alacağız. Pariste kız kardeşinde kalacak. Strasbourgda kızı var, onda kalacak" diye başlardım. Nadir Bey, biraz alaylı bir dille, "Ya Marsilyada, Atinada..." deyince, başımı önüme eğerdim.Ama Altan Abi de Allah için iyi iş yapardı, harcırahı son derece kısıtlı bu dış gezilerde. Bir keresinde oradan oraya koştururken, Strasbourgda trene yetişeyim derken yere kapaklanmış, dizinden menüsküs ameliyatı geçirmişti.Dün telefonda bu serüvenlerini Sedat Ergine de anlatmış. Benim o zamanki uygulama taktiklerimi aktarmakla yetinmemiş, öğrendim ki bazı tavsiyelerinden keyif de almış Altan Abi...Kader, ne yapalım?1979da Cumhuriyetin Ankara Temsilcisi olduğum zaman bir diplomatik muhabir arıyordum. İyi İngilizce bilecek, Mülkiye mezunu olacaktı. Parlamento muhabirimiz Engin Karadeniz, "Böyle biri var. İngilizcesi çok iyi, Robert Kolej mezunu. Ama Mülkiye mezunu olmasa da halen orada okuyor" dedi.Meclis pastanesinde buluşmuştuk Sedatla. Lafı uzata uzata, diplomatik bir ağdayla konuşuyordu. Ukala bir havası vardı ama bu Dışişlerinde işe yarardı. Zayıftı, boynu armut sapı gibi. Clark Gable bıyıklıydı. Hemen anlaştık. Ertesi gün birlikte başlamıştık Cumhuriyet Ankara Bürosunda.Mükemmel bir diplomatik muhabir oldu. Çok çalışkandı. Mesleğini seven, ciddiye alan bir gazeteci olarak merdivenleri tırmanmaya başladı.Haber yazması bazen zaman alırdı. Çünkü fazla titizlenir, haberini sürekli geliştirir, diplomaside ortak bildiri yazarcasına nüanslar yerleştirirdi bazen haber metninin içine...Sonra Genel Yayın Yönetmeni oldum Sedatın. Uzun yıllar hem dostluk ettik, hem birlikte çalıştık. Atlatma haber ve analizleriyle gazeteyi çok kurtardı.Ve 1987...Hürriyet, Ertuğrul Özkök eliyle Sedat Ergini bizden çaldı, Washingtona gönderdi. Sedatın kararı mesleki açıdan doğruydu. Ama ben çok üzülmüştüm. Biraz da kızgınlığımın bir sonucu olarak, en yakın arkadaşı ama aralarında hep gizli bir rekabet olan sevgili Ufuk Güldemiri, Sedat oralarda rahat etmesin diye arkasından Washingtona göndermiştim.Hep dost kaldık. Mesleki açıdan hep dirsek teması içinde olduk. En güzel sürprizlerden biri, 1988de ben Washingtona gittiğimde, havaalanında Ufukla birlikte Sedatı da karşımda bulmuş olmamdı.Sedatın en güzel yanlarından biri, gazetecilik mesleğine düşkünlüğünün yanı sıra, bizim mesleğin bohemini ve cazı sevmesiydi, gitar çalmasıydı.Yıllar böyle geçti.Şimdi o benim sicil amirim...1981de Cumhuriyete Genel Yayın Yönetmeni olduğum gün masamın üstünde bir zarf bulmuştum. Kimin bıraktığını hâlâ bilmem. İçinden bana başarılar dileyen notla birlikte İngiliz yazarı Aldous Huxleynin bir sözü çıkmıştı:"Gazete yöneten adam, bana, cehennem ateşini bir kova suyla söndürmeye çalışan meleği hatırlatır."Kolay gelsin Sedat!Bu görevi de başaracağına inanıyorum. Bu arada bir itiraf... Ya da Sedata bir genel yayın yönetmenliği hediyesi de sayılabilir. Yıllar önce bir yazıma başlık atmıştım, "Caz, müziğin demokrasisidir!" Şimdi itiraf ediyorum. Bunun patenti bana değil, Sedat Ergine aittir. Türk caz dünyası bunu böyle bilsin.İyi pazarlar! Sabah erken telefon. Ertuğrul Özkök kıkır kıkır: h.cemal@milliyet.com.tr Yıl 1981. Cumhuriyet Ankara Bürosu. Hasan Cemal, Genel Yayın Müdürü olduğu için başkentten ayrılıyor. Sol yanında Ortodoks papazı sakalıyla yeni Ankara temsilcisi Yalçın Doğan. Yanında Erbil Tuşalp. Yalçının yanında ayakta sırasıyla: Teleksçi Halil Özdemiroğlu, Ufuk Güldemir, Azmi Özgür, odacı Mustafa İspir, rahmetli Sofu Abi (Tuğrul), kollarını kavuşturmuş Sedat Ergin, rahmetli Vural Saygılı ve Faruk Bildirici...