Gerçekler ensenize biner, yalanda yaşanmaz!

Türkiye Cumhuriyeti 1923’de kuruldu. 87 yıl geçti aradan. Soru:
Tarihimizi ne kadar biliyoruz?
Hem Osmanlı hem Cumhuriyet dönemiyle ilgili bazı gerçekler bize ders kitaplarında anlatıldı mı, anlatılıyor mu?..
Yoksa resmi tarihimiz bugüne kadar kimi gerçekleri kararttı mı?.. Gerçekler değil yalanlar mı söylendi?..
Pazartesi gecesi CNN Türk’teki Tecrübe Konuşuyor programında Cengiz Çandar’la birlikte emekli Büyükelçi Volkan Vural’la sohbet ederken, resmi tarihimize ilişkin bu sorular yine bir film şeridi gibi gözümün önünden geçip gitti.
Üçümüz de Mülkiye’liydik.
Volkan Vural benden bir sınıf büyüktü. 1964’de Siyasal Bilgiler’den mezun olmuş, aynı yıl diplomat olarak Dışişleri Bakanlığı’na girmişti.
Ve öyle sıradan bir diplomat değildi. Moskova, Tahran, Bonn gibi önemli merkezlerde, kritik dönemlerde büyükelçilik yapmış, 1980’li ve 1990’lı yılların bazı başbakanlarıyla da çok yakın çalışmıştı.
Sohbet konumuz Ermeni meselesi idi, 1915’di.
Kendisine merak edip sordum:
“Ermeni meselesinin ne zaman farkına varmaya başladın?”
Olanca içtenliğiyle yanıtladı:
“Siyasal Bilgiler’den 1964’de mezun oldum. Aynı yıl Dışişleri’ne girdim. Diplomatlarımızın yaşamına yönelik ilk terör eylemlerine, yani 1973’e kadar Ermeni meselesiyle, 1915’le ilgili doğru dürüst bir şey bilmiyordum. Ancak ASALA cinayetleriyle birlikte ne oluyoruz demeye başladık.”
Şöyle bir düşünün.
Genç bir insan üniversiteye gelene kadar 1915 gerçeğini bilmiyor. Siyasal bilgiler okuyor ama gerçekler yine karanlıkta kalıyor. Diplomat oluyor, aradan dokuz yıl daha geçiyor, yine bir şeylerin farkında değil.
Ben de Volkan Vural gibiydim.
Mülkiye’de okudum, sonra siyasete burnumu soktum, gazetecilik yaptım.
Ama bazı konularda yıllar yılı karanlıktaydım.
Ermeni meselesi ve 1915 bunlardan biriydi.
Örneğin Dersim ‘38 bir diğeriydi. Kürt sorunu da öyleydi. Alevilik farklı değildi.
Cumhuriyet devletinin gayrimüslim azınlıklara yönelik politikaları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül gibi rezil sayfalarımız da bu çerçevede yer alıyordu.
Kısacası:
Resmi tarihimiz bu konularda gerçeğin üstüne şal örtmüştü. Siyasal bilgiler okurken bile Türkiye’nin tarihsel, toplumsal, siyasal gerçek dokusuna nüfuz etmemize izin vermemişti cumhuriyet devleti.
Zamanla Türkiye’nin altını üstüne getirmeye başlayacak Kürt sorunu gibi, 1915 gibi, Alevilik gibi konulara dokunmamız dahi yasaklanmıştı.
Ama bu yasaklar hiç bir işe yaramadı. Bu yasakçı zihniyet, bu sorunların özellikle 1980’lerde infilak etmesini önleyemedi.
Gerçekler suyun yüzüne çıkınca da şaşırıp kaldık. Kürtler de varmış, Kürtçe diye bir dil de varmış, Kürt sorunu diye bir sorunumuz da varmış dedik ama iş işten geçmişti.
Onbinlerce insanımız dağlarda öldü, binlerce insanımız faili meçhul cinayetlere kurban gitti, yüzbinler kendi yurtlarında sürgünü yaşadı.
Kan ve gözyaşı oluk gibi akarken, kalkınmaya gidecek kaynaklarımız tanka topa tüfeğe yatırıldı. Demokrasi, hukuk ve insan haklarının canına okundu.
1915’in 24 Nisan günü, Osmanlı devletinin kendi Ermeni vatandaşlarıyla ilgili olarak kepaze sayfalar yazmaya başladığını da yeni yeni öğrenmeye başladık.
Birinin haklı deyişiyle:
“Ermeniler bu topraklarda öldürüldüklerini, Kürtler de yaşadıklarını kanıtlamaya çalıştılar.”
Ne oldu? Gerçekler saklanabildi mi? Hayır...
Nafile bir çabadır bu.
Sürgit yalanda yaşanamaz!
Gerçekler gün gelir ensemize biner. Enselediğimiz vakit de şaşırıp kalırız. Bir uçtan ötekine savrulur, kutuplaşır, kavga eder, çatışırız.
Büyükelçi Volkan Vural’ın da dediği gibi, Ermenilerinki de dahil bu topraklarda yaşanmış tüm acılara Türkiye Cumhuriyeti devletinin yüreğini açması, bu acılar paylaşması ve bunda da siyasetin öncü rol oynaması lazım.