Hatırlama ve unutma!

Hatırlama ve Unutma! Beyoğlu’nda, Galeri Nev’de, heykeltraş Erdağ Aksel’in sergisi. Kimsecikler yok, etraf sakin, sessiz.
Uzaklara gidiyorum.
Yıl 1985.
İspanya, kırk yıl süren Franko diktasından demokrasiye geçişin onuncu yılını kutluyor. Aynı zamanda Sosyalist Parti iktidarıyla birlikte Avrupa Birliği’ne yürüyor.
Ben de Madrid’teyim.
Sosyalist hükümetin önde gelenleriyle yaptığım sohbetlerin ana konusunu, diktadan demokrasiye ve AB’ye geçiş modeli oluşturuyor.
Bir nokta ilginç:
Franko dönemi fazla konuşulmuyor. Özellikle İç Savaş konusu kamuoyu önünde neredeyse hiç tartışılmıyor.
Sosyalist Parti’nin o tarihteki ideologu ve Eğitim Bakanı Maravall özetle diyor ki:
“İç Savaş’tan bu yana yarım yüzyıl geçti ama yaralar hala taze. Herkesin arka bahçesinde birkaç ölü yatıyor. Onun için konuşmuyoruz.”
İç Savaş konuşulmuyordu.
Ama unutulmuş muydu?
Hayır.
Dikta konuşulmuyordu.
Ama unutulmuş muydu?
Hayır.
Tam tersine...
İspanya bir daha iç savaşları yaşamasın diye, İspanya bir daha diktaları yaşamasın diye gereken anayasal ve kurumsal düzenlemeler yapılıyordu.
Bir başka deyişle:
İspanya’da çok uzun yıllar sürmüş olan ‘askeri vesayet’ dönemi demokrasinin sağlam kazığa bağlanmasıyla aşılıyordu.
1985’den bu yana çeyrek yüzyıl geçti. İspanya da değişti! Tarihi yargılamak isteyen yürekli bir yargıç çıktı geçen yıl sahneye, insanlığa karşı işlenen suçların zaman aşımına uğratılmayacağı gerekçesiyle...(*)
1936 ile 1952 yılları arasında, aralarında büyük ozan Lorca’nın da bulunduğu 114 bin 266 kayıp kişinin dosyası açıldı. 170 toplu mezar bulundu. Katliamların ve faili meçhul cinayetlerin izi sürülmeye başlandı İspanya’da da, tam yarım yüzyıl sonra...
Unutulmuyor acılar.
Hatırlanıyor.
Daha doğrusu unutmak istemeyenler, hatırlayanlar çıkıyor hep. Bu bir kader gibi insanlığı kovalıyor tarih içinde.
Unutulduğunu sandığınız bir anda, bir sözle, bir eylemle, bir yaratıcılıkla, bir kopuşla birlikte bir dikiş atıyor, bir set yıkılıyor.
Ve devlet eliyle, zorla, ideolojik baskıyla üstünü örttüğünü sandığınız acılar, tarihi gerçekler teker teker suyun yüzüne çıkıveriyor.
Bir bakıyorsunuz, Türkiye’de daha dün seçim meydanlarına, “Ya sev ya terket!” sloganına benzer bir söylemle çıkabilen bir Başbakan, bugün “Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu, bu aslında faşizan bir yaklaşımın bir neticesiydi” diyebiliyor.
Saklı kalmıyor hiçbir şey.
Tarihte, milliyetçilik bayrağını dalgalandırarak ‘ulus devlet’leri kuranlar, genellikle ‘unutma’dan yanaydılar. Bunun için de yeni bir ‘kimlik’ inşa edilirken, bazı kimliklere reva görülen zorbalıkları, kötülükleri, haksızlıkları, darbeleri ‘hatırlama’yı resmen yasaklamışlardı.
Bizde de böyle oldu.
1915 unutturulmak istendi.
Kürt, Kürtçe yok sayıldı.
Varlık Vergisi... 6-7 Eylül... Trakya’dan Yahudi nüfusun temizlenmesi... Gayrimüslimlerden oluşturulan 1941 ve 1942’deki amela taburları... 1964’de İstanbul Rumlarının zorunlu göçü...
1990’ların Güneydoğu’sunda köylerin zorla boşaltılması, yakılıp yıkılması ve binlerce faili meçhul cinayet...
Yaşanan bütün bu etnik ve dinsel temizlik uygulamaları hatırlanmasın istendi, unutulsun istendi.
Ama olmuyor.
Nasıl kökler kaybolmuyorsa, acılar da unutulmuyor, gün geliyor hatırlanıyor.
Hatırlatanlar çıkıyor çünkü...
Unutmaya direnenler çıkıyor çünkü...
Acıların hesabının sorulmasını isteyenler, bir daha o acıları yaşatmayacak insanca düzenlerin kurulmasını isteyenler çıkıyor çünkü...
Heykeltraş Erdağ Aksel de onlardan biri. Taksim Meydanı’nda yıllar yılı  dikili duran, sonra ortadan kaybolan 27 Mayıs darbesinin simgesi o ‘süngü’nün unutulmasına meydan okumuş yaratıcılığıyla...
—————————    
* Hasan Cemal; Lorca’nın kemikleri, faili meçhuller; köşe yazısı, Milliyet, 2 Kasım 08.