Hayaller ölmez diye bağırmıştı arkamdan...

Samir Kassir’in heykeli... Çok güzel iki ağacın arasında oturuyor, önünde bir havuz... Lübnan’ın en önde gelen gazetecilerinden Samir’le 2005 yılı Nisan ayında tanışmıştım. Filistin’e özgürlük, Lübnan ve Suriye’ye demokrasi diye bir kavgası vardı. Bir gün arabasının kapısını açtı, havaya uçtu, paramparça oldu Samir...

Hayaller ölmez diye bağırmıştı arkamdan...

Samir Kassir, Lübnanlı meslektaşım, Filistin'e özgürlük, Lübnan ve Suriye'ye demokrasi derdi, bir sabah havaya uçurdular arabasıyla.
Fotograf: Ayse Sözeri Cemal

BEYRUT
Yeni yılın ilk günü sabah vakti yazıya oturmak kolay olmuyor.
Pırıl pırıl güneşli hava.
Faqra karlar altında.
Akdeniz puslu, uzaktan uzağa uçuk bir mavilik halinde belli belirsiz seçiliyor.
Şehitler Meydanı’nda bana arkamdan bağıran genç nedense aklıma takılıyor:
“Hayaller ölmez!”
1993’ün Nisan ayıydı.
Apo’yla görüşmeye Bekaa Vadisi’ne giderken ilk kez gelmiştim, Cengiz Çandar’ın “Beyrut bir aşktır” diye yazdığı bu şehre. O zamanlar savaş manzaralarından geçilmezdi Beyrut’ta...
Yirmi sene geçmiş.
Savaş ve şiddetin yerle bir ettiği Saraybosna ve Mostar, Kosova’nın İpek’i ve Mitroviça’sı, Golan’ın Kuneytra’sı ve tabii Kabil...
Savaşların üstünden acımasızca, korkunç bir şekilde geçtiği bu şehirleri gördüğümde, hepsinin açık hava müzesi halinde muhafaza edilmeleri ne iyi olur diye düşünmüştüm.
Aynı zamanda, insanoğlunun hayatı cehenneme dönüştürmekteki olağanüstü yeteneğini lanetlemiştim.
Yılın son günü Akdeniz’de güneşi altından bir portakal gibi batırırken, bol buzlu bir Zahle rakısının eşliğinde barış diledim, Yahya Kemal’in dizeleriyle:

Ne Şam semasını
yalelle dolduran şarkı
ne Zahle’nin üzümünden
çekilmiş eski rakı...

Samir Kassir’in heykelini yapmışlar. Çok güzel iki ağacın arasında oturuyor, önünde bir havuz...
Lübnan’ın en önde gelen gazetecilerinden Samir’le 2005 yılı Nisan ayında tanışmıştım. Filistinli bir babayla, Suriyeli bir annenin çocuğuydu.
Filistin’e özgürlük, Lübnan ve Suriye’ye demokrasi diye bir kavgası vardı kalemiyle yaptığı. Şam’daki Baas rejimini, Esad düzenini günahı kadar sevmiyordu.
Samir’le yazın İstanbul’da buluşmak üzere sözleşmiştik. Üç ay sonra, bir sabah vakti gazeteye gitmek için evinin önündeki arabasının kapısını açtığında havaya uçtu, paramparça oldu Samir Kassir...
Böyle bir memleket Lübnan.
Hiç tekin değildir.
Bir cumhurbaşkanı, iki başbakan seçilmelerinden kısa süre sonra havaya uçurulmuşlardı.
Samir Kassir özgürlük dedi, demokrasi dedi, havaya uçuruldu, Suriye istihbaratı Muhaberat tarafından...
O şairi düşünüyorum.
Halil Hawi’yi.
İsrail 1982’de Lübnan’ı işgal edip Beyrut’u kuşatınca, ülkesinin yardımına gelmeyen Arap kardeşlerine tepkiden utancından, Amerikan Üniversitesi’ndeki odasında bir mektup yazdıktan sonra intihar eden büyük şairin fırtınalı iç dünyasını anlamaya çalışıyorum.
Samir Kassir’in Being Arap (Arap olmak) adını taşıyan kitabını okurken de, Halil Hawi’yi intihara götüren güçsüzlük duygusuna rastlıyorum.
İkindi ezanı okunuyor.
Güzel bir ses.
Tuhaf bir çekiciliği var bu şehrin.
Yine yürekler kanayacak mı?
Yeterine acı çekilmedi mi?
Yüz yetmiş bin kişi, Lübnan nüfusunun yüzde altısı iç savaşta öldü, yetmez mi? Lübnanlı bir ressam demişti ki:
“Yüreğimiz kanadı, ruhumuz başkalaştı.”
Yeniden kanayacak mı yüreklerimiz sorusuyla birlikte bütün dikkatler Suriye’nin üstünde toplanmış durumda...
Ama kimse yarın ne olacağını bilemiyor.
Yeni yılın ilk günü biraz da ‘hayat’ı düşünüyorum, Gabriel Garcia Marquez’in sözleriyle:
“Hayat yaşanan değildir. Kişinin hatırladıklarıdır hayat, nasıl hatırladığıdır.”
Hayaller ölmez diye noktalıyorum yeni yılın ilk yazısını...
İnsanın içini acıtan bu Beyrut’tan yarın bir yazı daha...

DİĞER YENİ YAZILAR