Hayat bazen ne kadar acımasız!

Otelden dün sabah ayrılırken kar bastırmış, tipi halinde yağıyordu. Şu üç günde çadırlarda tanıdığım Vanlılara “Allah’a emanet olun!” demek geldi içimden. Başka ne yapabilirdim ki?

Hayat bazen ne kadar acımasız

Bazıları için ‘macera, keyif’ ifade eden kamp ateşi depremzedeler için mecburiyet.

VAN
Titrek mum ışığı... Hem içini ısıtıyor insanın, hem hüzün veriyor. Çadırın bir kenarına çöküyorum gece vakti. Yoksulluk, insanların yüzündeki acıyı katmerli kılmış...
Belki bana öyle geliyor.
Seyrantepe...
Neredeyse yarısından çoğu gecekondulardan oluşan Van’ın en yoksul mahallesi.
İmarı yok, altyapısı yok.
Yolu dersen yol değil.
“Bak beyim” diyor, “On yılı geçti bu mahalledeyiz, suyumuz yoktur.”
Daha çok büyük acıların yaşandığı 1990’ların Hakkâri’sinden, Çukurca’sından göç almış Seyrantepe...
Diyar, 8 yaşında.
Zilan, 11 yaşında.
Şilan, 7 yaşında.
Çocukların bakışlarında keder yok, her şeye rağmen umut okunuyor.
Üşümekten yakınıyorlar en çok. Yanıma sokulup arada bir koluma dokunuyorlar.
“Deprem günü düğündeydik amca, çok korktuk” diyor Zilan...
Çadırın orta yerindeki saatin altında, “Hâkimiyet Allah’ındır” yazıyor.
Gürül gürül yanan odun sobasına yakın oturuyorum. Sobanın üstünde büyük bir su ibriği...
Zehra, dört yaşında.
Battaniyeye sarmışlar, çadırın orta yerinde mışıl mışıl uyuyor. “Üşüttü, ateşlendi” diyor babası.
Yakınıyor:
“Evlerde çok çatlak var. Gelip bakan da yok. Giremiyoruz evlere...”
Yaşlı bir kadın:
“Yemek gelmiyor, okullar kapalı.”
Kimsenin yüzüne bakmak içimden gelmiyor. Bakışlarımı kaçırıyorum. Bana bir kurtarıcıymışım gibi bakmalarından rahatsız oluyorum çünkü...
Dertlerini olanca içtenliğiyle döküyorlar. Yazmaktan başka elimden bir şey gelmeyeceğini bilmiyorlar.
En kötüsü bu, çaresizlik...
Zübeyir, bir delikanlı:
“Bir aileyiz, on kişiyiz, bir çadırda kalıyoruz. Çadır su alıyor, felaket kokuyor. Hem su hem koku... Babaannem de kalp hastası... Bu kışı böyle nasıl çıkaracağız?..”
23 Ekim günü hava güzelmiş, neredeyse bütün mahalle dışarıda düğündeymiş, bu nedenle ölen olmamış...
Adı Nayif, kırk yaşlarında:
“Hayvanla uğraşıyorum. Biz gitmedik ama hayvanlar gitti, ahırda enkaz altında kaldı. Deprem vurunca çok korktuk. Başım döndü, yere düştüm. Bizim aile on beş on altı kişi... Bir çadırdayız. Bir de yüzde 93 özürlü çocuğum var. Merkez Cami’nin önünde İçişleri Bakanı’nın eline verdim, yüzde 93 özürlü raporunu... Çadır istedik, soba istedik olmadı beyim...”
Kadınlar bir tarafta, ayakta duruyorlar.
Diyar, Zilan, Şilan, çocuklar, üçü birden yanıma sokuluyor, minderin üstünde birlikte oturuyoruz. Arada bir koluma dokunup en sevecen halleriyle yüzüme bakıyorlar.
Kadınlardan biri, Aynur Gölgeş, 46 yaşında, birden konuşmaya başlıyor.
Anlamıyorum.
Kürtçeden çeviriyorlar:
“Bir aydır bir yetkili gelip kapımızı çalmadı. Eski evimiz yıkılmıştır. Yeni ev yapmıştık, daha yeni bitmişti. O da felakette içine girilmez hale geldi. Çadır suyun içinde kaldı. Arada bir erzak kartonu gelmiyor değil. Ama bir erzak kartonu bir gece yetmez. Van’a çok yardım geldi diyorlar, bize ulaşan yok.”
Çadırdan çıkıyoruz.
Sis inmiş, ıslak bir hava.
Yerler çamur içinde, kaygan.
Gençler ateş yakmış, ısınıyorlar. Gecenin karanlığında güzel geliyor alevler. Avuçlarımı uzatıyorum ateşe, içim ısınıyor.
Oktay öfkeli, umutsuz konuşuyor, sesinde derin bir hayal kırıklığıyla:
“Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde öğrenciyim Hasan Abi. Biz de bu memleketin insanlarıyız. İsmimiz çıkmış hayalet şehre, kimse gelmiyor Van’a... Devlet gerçekleri söylemiyor. Sabah vakti gün doğarken, gece donmuş çadırlar şişiyor. Her şey ıslanıyor. Rutubet, ıslaklık... Evimiz yıkıldı, dokuz kişi akraba çadırında kalıyoruz. Böylesi reva mı?..”
Teker ailesinin çadırına gidiyoruz.
Nayif, yüzde 93 özürlü çocuğunu göstermek istiyor bana...
“Bir akrabamın aracısı olarak hayvancılıkla uğraşıyordum. Her sabah hayvan pazarına giderdim. Şimdi bu da bitti, n’olacak halimiz beyim?.. Altı çocuk, bir de kemik erimesi olan yaşlı anam, n’olacak?..” diyor.
Çadırın ortasında yatıyor, yedi yaşındaki Mehmet, özürlü olan. Babası Memo deyince, şöyle bir canlanıyor, yüzü aydınlanıyor yattığı yerde...
Acısını anlatıyor Memo’nun babası:
“Allah inandırsın, hepsi bi yana Mehmet bi yana. Çocuklarımın hepsi evde doğdu, bir tek Mehmet hastanede, ama o da böyle doğdu. Doğum sırasında vakitlice oksijen mi verememişler ne... Tazminat davası da açtım, bir işe yaramadı.”
Memo’nun kardeşleri cin gibi.
11 yaşındaki Viyan çok güzel bir kız çocuğu. Kucağına alıyor Memo’yu, sarılıyor kardeşine. Memo da sanki gülücük yapıyor Viyan’a, sevinç çığlıkları atıyor bir an...
Daralıyorum, çadırdan çıkıyorum.
Hayat bazen ne kadar acımasız olabiliyor.
Memo’nun babası, mahallenin adını nedense sıkı sıkıya not ettiriyor bana:
Seyrantepe Mahallesi,
Düzyol,
Işıklar Cami yanı,
20. Sokak...
Namık ve Bünyamin’le gece vakti Van’ın içinden otelimize dönüyoruz.
Gerçekten hayalet şehir!
Bir tek ışık yanmıyor. Bir tek hayat belirtisi yok. Tek bir araç geçmiyor. Sokaklar bomboş. Herkes gitmiş, Van boşalmış gerçekten...
Bu satırları dün sabah yazarken gün yeni doğuyor, sis dağılıyordu Van Gölü’nde. Uzaktan Süphan Dağı’nın karlı zarif doruğu seçiliyordu.
Depremin yerle bir ettiği Canik Köyü’nde geçen gün rasladığım 20 yaşındaki ‘gurbetçi’ Harun İleri’nin sözü kulağımda, öyle ayrılıyorum üç gün geçirdiğim Van’dan:
“Bu topraklar hep acılı zaten!”
Bazen hayat gerçekten çok acımasız.
Otelden dün sabah ayrılırken kar bastırmış, tipi halinde yağıyordu.
Şu üç günde çadırlarda tanıdığım Vanlılara “Allah’a emanet olun!” demek geldi içimden.
Başka ne yapabilirdim ki?

Hayat bazen ne kadar acımasız

Büyükler dertleri, sıkıntıları anlatırken, hasta olan 4 yaşındaki Zehra uyuyor.

5205
Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, Van’da 23 Ekim’de meydana gelen 7.2 büyüklüğündeki depremin ardından 1 aylık sürede 5 bin 205 artçı sarsıntı olduğunu bildirdi.

Hayat bazen ne kadar acımasız

Geceleri içinde ışık yanan çadırların görüntüsü aldatıcı... İçlerinde soğuk ve nem var.