Hayat dans ederse!

Hayat dans ederse!



Davos dönüşü Zürih'te bir pazar sabahı. Soğuk, kar atıştırıyor. Külrengi bir hava. Otel odası kabus! Kitabı yanıma alıp sokağa teslim oluyorum. Ortalıkta kimseler yok. Nehrin üstündeki köprüyü geçip eski şehre doğru yürüyorum.
O cümle aklımda:
"Bu sabah Seine Nehri'ni geçerken hayat dans ediyordu."
Hayatın dans etmesi...
Hoşuma gidiyor, içimi ısıtıyor.
Daracık, kargacık burgacık sokaklar. Tertemiz, düzenli. Hatta belki biraz fazla öyle. İnsana yapay geliyor. Evlerin üstündeki yılları her zamanki gibi okuyorum. En eskisi on beşinci yüzyıl. On yedinci, on sekizinci yüzyılda yapılmış bodur evler... Tarih korunmuş, ne güzel. Üstelik içlerinde hala yaşanıyor.
Karla birlikte rüzgar.
Buz gibi, üşüyorum.
Yokuş aşağı inerken, evlerin arasından karşıma tablo gibi çam ağaçlarıyla, karla kaplı dağlar çıkıyor. Hani harikulade manzara derler ya, öyle. Nihayet açık bir kahve. Mis gibi kahve ve çörek kokusu. Gazete okuyan, dalgın dalgın sabah kahvelerini içenler... Etrafıma bakınıyorum. Bazı kahveler de birbirlerine benzemeye başladı. Ya da ben o benzer kahveleri arayıp buluyorum. New York'ta Soho'daki, İstanbul'da Nişantaşı'ndaki kahvelere benzeyen - örneğin House Cafe - gibi bir kahve...
Isınıp gevşiyorum.
Aklıma takılıyor:
Hayat tesadüflerden mi ibaret? Hayat tesadüflerin diktası mı? Ben neyim? Entelektüeller ne işe yarar? Birkaç gündür elimden düşürmediğim bir kitaptan sürekli sorular üşüşüyor kafama... İçinde Orhan Pamuk'un da bulunduğu İngilizce bir kitap:
What Good Are Intellectuals? (*)
Türkçeye, entelektüeller ne işe yarar, bir faydaları dokunur mu diye çevrilebilir. Üstüne vazife olmayan işlerle uğraşan insanlar...
Paul Bowles'la bir konuşma.
A Tea in the Sahara kitabıyla, daha doğrusu Bertolucci'nin bu romanı filme çekerek büyük şöhrete kavuşturduğu Amerikalı yazar, İtalyan yönetmene ver yansın etmiş. Bertolucci'nin kitabını anlamadığını, filmin çok kötü olduğunu söylüyor. Yaşıyla ilgili bir soruyu, "Siz hala genç bir insansınız" diye gelen bir tepkiyi şöyle karşılıyor:
"Evet, sadece 86'yım!"
Yaşlanmak, ihtiyarlamadan...
Sartre'a pek düşkün olmadığını anlatırken, "Sartre hayatta tercihlere sahip olduğumuzu söyledi. Ben farklı düşünüyorum. Biz hayatta tesadüflere tabiyiz. Ben neyim, hiçbir fikrim yok" diyor.
Bir başka deyişle:
Tesadüflerin diktası!
Düşündürücü. Kendi hayatımdaki raslantıları anımsamaya çalışıyorum. O rastlantılar olmasaydı, ben şimdi nerede olurdum?
Çan sesleri...
Kahvenin tam karşısında bir kilise, ortaçağdan kalma. Ahşap işlemeli kapıdan girip bir köşeye ilişiyorum. Org müziği, kilise korosu... İyi ki Bach var! Çok iyi geliyor.
Yaşama sevinci!
Haydi bir kahveye daha... Odeon açık olabilir. Lenin acaba Zürih yıllarında şu köşede mi otururdu? Paris'te, Saint Germain'deki kahveler bu bakımdan farklıdır. Lenin'in, Hemingway'in, Aragon'un, Sartre'ın hangi köşede oturduklarını küçük bir plaketle yazarlar... Soğuk, kurşuni, karlı ve de çok tenha bir pazar sabahı.
Ama hüzün, melankoli değil.
Hayat dans ediyor!
Churchill'in şu sözünü bir yazımda kullansam. Güncel siyasetle uğraşanların işine yarayabilir. Tabii bir nebze düşünme zamanı ayırabilirlerse:
"İyimser, her tehlikede bir fırsat görür. Kötümser ise her fırsatta bir tehlike görendir."
Dönüyorum İstanbul'a.
Babylon'da harika bir gece...
Ne güzel söylüyor:
"Hayal ettim."
Sesi kadife gibi Jimmy Scott'ın. Gerçekten yaşayan bir efsane. Bir kez daha inanıyorum ki, caz müziğin demokrasisi...
Ben de hayale dalıyorum. Hayalsiz yaşanmıyor çünkü. Omuzuma biri dokunuyor, bakıyorum, iyimserlik perisi... Hayat dans ediyor altmışında da!
İyi pazarlar.

* What Good Are Intellectuals? Edited by Bernard - Henri Levy, Algora Publishing, New York, 2000.

TATİL NOTU:
Bir hafta tatil! Bayram sonrası yine bu köşede buluşmak üzere... Herkesin bayramını kutluyor, iyi tatiller diliyorum. HC.