İnsan, merakı azalmadıkça yaşamalı!

“Belgeselin sonunda, ‘insan, merakı azalmadıkça yaşamalı’ dedi yaklaşık olarak, kilitlenip kaldım cümlenin karşısında; saat eni konu ilerlemişti, cümlesini yanıma aldım ve yattım.”

Enis Batur’un bir yazısında okudum: “Belgeselin sonunda, ‘insan, merakı azalmadıkça yaşamalı’ dedi yaklaşık olarak, kilitlenip kaldım cümlenin karşısında; saat eni konu ilerlemişti, cümlesini yanıma aldım ve yattım, uykumda açıldıkça açılmış olmalıyım.” (*)
İnsan, merakı azalmadıkça yaşamalı!
Bu cümle beni de etkiledi.
Düşündürdü.
Hızla kaybolup giden zamanı düşündüm.
O merak sayesinde, zamanın izinde koştururken gerçeği veya geleceği yakalayacağını sanırsın.
Belki nafile bir çabadır bu.
Ama hiç bitmez bu koşuşturmaca.
Özellikle gazeteci milleti için.
Hayatta koşuşturmanın motoru ‘merak’tır gazeteci için. O merak olmadan yıllar kolay geçmez.
Ya da zaman anlamsızlaşır.
Gazeteci kafasını hep bir yerlere sokmak ister. Arı kovanını çomaklamak gibi bir şey...
‘Merak’tan kaynaklanır bu.
Ne oluyor, neden oluyor?
Perde arkası...
İki dudağının arasından çıkana değil, kafasının arkasında yatan ne, sen ona bak! Ne söylediğine değil, ona bu sözleri kim söyletiyor, onu öğren!
Hayatımız böyle geçer.
Git, ne yaşanıyorsa, onun içinden yaz çiz. Olay yerinde çek fotoğrafını. Kendi gözünle gör ve yaşa...
Başka türlü olmaz gazeteci.
‘Merak’ın bitmesi mi?..
Galiba pilin bitmesi gibi bir şey.
Işık yavaş yavaş parlaklığını yitirir.
Gitgide soluklaşır, az aydınlatır.
Tuhaftır.
Her şeyi bildiğini sanmaya başlarsın. Hep aynı filmi gördüğün gibi bir duyguya kapılırsın.
Hep sen haklısındır.
Hiç yanılmadığını zannedersin.
Ve gittikçe kabuğuna çekilirsin.
Daha kötüsü:
Kabuğuna çekildiğini de fark etmezsin.
Tehlikeli bir süreç uç verir.
Önünde geleceği değil, hep geçmişi görmeye başlarsın çünkü...
Oysa, gazeteciysen o merak bitmeyecek.
Seni yaşatan o çünkü...
Hapisteki gazeteciler, sevgili meslektaşlarım aklıma takılıyor.
Zor günler yaşıyor hepsi.
Biliyorum, haksız yere yatıyor çoğu.
Ama gerçek gazeteci pes etmez.
Hiç kuşkuları olmasın.
Yine özgürlüklerine kavuşup gerçek peşinde koşturacakları günler uzak değil. Bir pazar günü, önlerinde uzanan koskoca hayatı düşünsünler.
Bilgisayarın başına başka bir yazı yazmak için oturdum. Başlığını bile önceden koymuştum:
Savaşı değil, barışı kazanmak!
Afganistan’ı yazacaktım.
2002 yılı başında, savaştan hemen sonra gitmiştim Afganistan’a.
Kabil’deki Türk birliğinde komutanlarla geçirdiğim zamanı anlatırken, önceki günkü feci helikopter kazasında hayatını kaybeden askerlerimizi de anacaktım.
Aradan on yıl geçmiş.
Afganistan’da hâlâ ne savaş ne barış kazanılmış durumda. Bir zamanların düşmanı Taliban’la, görünen o ki, barışı konuşma vakti kapıyı çalıyor.
Böyledir işte.
Bazen yazının seni nereye götüreceğini bilemezsin.
Tıpkı bizim meslek gibi.
Yıllar geçer önünü tam göremezsin.
Önemli olan ne mi?..
O ‘merak’ sakın seni hiç bırakmasın.
Ya da sen onu bırakma.
Enis Batur şöyle yazıyor:
“Paul Marin, ‘doğmadan, ana karnına düşmeden önce yoktum, öldükten sonra gene yokolacağım, herşey bu kadar basit’ dedi bir ara ve ekledi: ‘Kim ne derse desin, en çok yaşlılar korkar ölümden, ondan hiç sözetmeseler bile.’
Öncesi yok, sonrası yok:
Arasına hayat diyoruz.
Sorun, onu neyle, nelerle, nasıl, neden doldurduğumuzda beliriyor.”
Peki, en iyisi ne mi?
“İnsan, merakı azalmadıkça yaşamalı” cümlesini yanına alıp yatmak.
İyi pazarlar!

* Enis Batur’un 23 Şubat 2012 tarihli Cumhuriyet Kitap’taki ‘Pervasız Pertavsız’ köşesinde çıkan Tecessüshane başlıklı yazısı.