Kafa karışıklığı!

Kafa karışıklığı!


Hasan CEMAL

       Kafası karışık olmayan bu yazıyı okumasın. Çünkü bu yazı kafası hala karışık olanlar için... ODTÜ'de konuşurken, bir zamanlar niye öyle yaptığımı sordular. Ben de "Kafam karışıktı" dedim. Bir kız öğrenci çıktı, "Benim kafam da karışık" dedi. İşte böyle bir yazı bu...

Kafası karışık olmayan bu yazıyı okumasın!

       Annemi de babamı da hayal kırıklığına uğratmıştım. 1960 yılı olmalı. Sevgili annem hep "Haso mühendis ol!" diye tuttururdu lisedeki oğluna. "Güzel kızlar mühendise gidiyor! İnşaat mühendisine, makina mühendisine..." diye eklerdi.
       Babam sesini çıkarmazdı.
       Ama salonun baş köşesindeki kocaman berjerine kurulup birinci cigarasını tüttürürken onun ne düşündüğünü ben bilirdim. Tekne kazıntısı oğlunun kendi deyişiyle hariciyeci, yani Dışişleri'ne kapağı atıp diplomat, sefir olmasını gönlünden geçirirdi. Kendi yapamadığını oğlu yapsın isterdi.
       Annem ağır bastı.
       Mühendis olmaya karar verdim. Çok sevindi annem. ODTÜ'nün sınavına girdim ama kazanamadım. Mühendislik yattı. Sonra beklenmedik biçimde Mülkiye'nin girişini kazandım.
       Bu kez babam umutlandı.
       Ama Mülkiye sonrası diplomat değil, devrimci olmaya karar verince, annemden sonra o da düş kırıklığına uğradı.
       Ankara'da hafta içi ODTÜ Kitap Topluluğu'ndaki sohbete nedense böyle başladım. Konumuz benim son çıkan kitabımdı:
     Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım!
       Konu bu olunca ister istemez kafa karışıklığı gündeme geldi. Neden 1960'lı yıllarda öyleydim? Sonra niçin değişmiştim? Ya da dönmüştüm? Sonra yine değişebilir miydim? Biri anlaşılan çok dikkatli okumuş kitabı, dedi ki:
       "Trabzon'da 1969 yılında TİP üyeliğine başvurmuşsunuz. Ama aynı zamanda Doğan Avcıoğlu'yla birlikte Devrim dergisinde çalışmaya karar vermişsiniz. Bu bir çelişki değil miydi?"
       Evet öyleydi. Siyasal açıdan iki ayrı kutuptu İşçi Partisi'yle Avcıoğlu. Ama ben o zamanlar bu kadarını bilmiyordum. "Kafam karışıktı" diye cevap verince, gülüştüler.
       Ama bir kız öğrenci dedi ki:
       "Benim de kafam karışık!"
       Ben de kafa karışıklığının pek de sanıldığı kadar kötü bir şey olmadığını anlatmaya koyuldum. İnsanların kendi haklılıklarından çok fazla emin olmalarının bazen riskli olacağını belirttim.
       İnsanlar kendilerini sorgularsa, kendi bilgilerini sınarsa daha iyi olacağını anlatmaya çalıştım. Uygarlık da zaten böyle gelişti gibisinden bir de büyük laf ettim.
       Kısacası:
       Kafa karışıklığının insanı daha iyiye, daha güzele doğru itebileceğini söylemek istedim.
       Onların yaşındayken 1960'larda benim kafam karmakarışıktı. Oradan oraya savruluyordum iç dünyamda. Ama bir gün geldi, gerçeği yakaladığımı sandım. Gerçek artık benim tekelimdeydi.
       Çünkü mürit olmuştum!
       Her şeyi siyah beyaz görüyordum. Haklılığımdan en ufak bir kuşkum yoktu. Çünkü artık beynimi sloganlara teslim etmiştim. Kafam karmakarışık değil, son derece berraktı. Gerçeğin sırrına vakıf olmuştum!
       Ve böylece Türkiye'yi ve dünyayı kısa yoldan, şıpın işi değiştirmenin sihirli formülü avcumun içindeydi artık.
       Ne yapmak istiyordum?
       Haksızlığa, eşitsizliğe, adaletsizliğe isyan ediyordum. Özgür ve dayanışma içinde bir Türkiye ve dünya istiyordum.
       Ama sonra benim sihirli yoldan, öyle şıpın işi buralara varmanın mümkün olamadığını anladım.
       Dünya da anladı.
       Berlin Duvarı'nın çöküşüyle...
       Bir genç sordu:
       "Peki bugün artık haksızlık, eşitsizlik, adaletsizlik yok mu? Dayanışma ve özgürlük taleplerinin haklılığı yok mu?"
       Dedim ki:
       "Hiç olmaz olur mu? Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, dayanışma isteklerinin yok olduğu bir Türkiye'den, yok olduğu bir dünyadan çok uzaklardayız. Tarihin sonu gelmedi! Ben hangi yoldan bu güzel hedeflere varılabileceğini tartışıyorum."
       Ekledim:
       "Kısa, sihirli, sancısız yol yok. Özellikle yirminci yüzyılın tarihi bunun bir kanıtı... Daha önemlisi, siyasette ve ekonomide serbest rekabet düzeninin alternatifi çıkmadı bu yüzyılda da..."
       Bir genç öfkeli sordu:
       "Toplumda sömürücülerle sömürülenlerin varlığını ret mi ediyorsunuz? Yeni dünya düzeni, IMF düzeni, küreselleşme bu dünyaya adalet getirebilir mi?"
       Yüzyılın başında Bolşevik İhtilali'yle yola çıkıldığını, işçi sınıfı adına üretim araçlarına el konulduğunu, devlet mülkiyeti ve komuta ekonomisiyle ekonomik eşitlik ve sınıfsız toplum ideallerinin hedef alındığını, 70 yıl bu yolun denendiğini, fakat bu yolun çıkmaz yol olduğunun 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla, Sovyetler'in tarihe karışmasıyla anlaşıldığına değindim.
       Sonra tekrarladım:
       Ekonomi ve politikada serbest rekabet düzenine, yani pazar ekonomisiyle demokrasiye alternatif bulunamadı. İnsanlığın ve uygarlığın bu yüzyıldaki motoru rekabetti.
       Ama tabii rekabetin de sihirli değneyi yoktu. Eşitsizliklerin, adaletsizliklerin törpülenmesi için rekabetin kolunu olduğu gibi serbest bırakmak yerine, denetlemek de önemliydi. Küreselleşmenin olumsuzluklarını giderecek uluslarüstü kurumsal yapıların oluşumu da bu bakımdan önemliydi.
       Yazı uzadı, yerim bitti!
       Oysa, üç saatlik sohbette Kosova için NATO bombardımanına karşı çıkanlar da konuştu, Irak ambargosuna hayır diyenler de. Tek tük de olsa demokrasiyi pek fazla umarsamayanlar da vardı, 28 Şubat dolayısıyla askeri eleştirenler de...
       Kafalar hem karışıktı, hem değildi. Tıpkı benim gibi. Ama genç insanlarla birlikte olmak gerçekten güzel ve düşündürücüydü.



Yazara E-Posta: h.cemal@milliyet.com.tr

DİĞER YENİ YAZILAR