Mağaralarda fare gibi zehirlemek!

Eklenme Tarihi25.11.2010 - 22:59-Güncellenme Tarihi25.11.2010 - 23:00

BERLİN
Hayatımda ilk kez Dersim üzerine bir konferans izledim. Dersim, bugünkü Tunceli’nin gerçek adı. 1937 ve 1938 yıllarında ne olmuştu Dersim’de?
Bu soruyla ilgili olarak resmi tarihte gerçekler yer almaz.
Yakın geçmişin bu kepaze sayfasını kapatır, unutturmak ister resmi tarihimiz. Dersim’i ayaklanma oldu, bastırıldı diye geçiştirmek ister, o kadar...
Oysa, gerçek bu değildir.
Dersim 1937-38, Cumhuriyet tarihimizin utanılacak sayfalarından biridir.
O dönemde yaşanan da bir ayaklanma değil, Dersim’in Alevi Kürtlerine karşı gerçekleştirilen korkunç bir kırımdır, bir sürgün olayıdır.
Üstelik her adımı devlet tarafından düşünülmüş taşınılmış, sistemli biçimde gerçekleştirilmiş bir kırım...
Demirel hükümetlerinin Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı Vekili İhsan Sabri Çağlayangil, Dersim’i yerinde ve çok yakından yaşamış bir emniyet müdürüdür.
Çağlayangil, 1986 yılında, kendisi de Dersimli olan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun teybe kaydettiği konuşmasında demiştir ki:
“Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu, zehirli gaz kullandı, mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler.”
Eski Hava Kuvvetleri komutanlarından, 12 Mart darbesinin altında imzası olan rahmetli Muhsin Batur Paşa anılarında, genç bir havacı subay olarak Dersim’deki ‘özel görevi’nden şöyle söz eder:
“Elazığ’ın biraz uzağında, Harput’un eteklerinde çadırlı ordugâh kurduk. Bir müddet sonra ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik. Ve iki ayı aşkın süre özel görev yaptık. Okuyucularımdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum.”
Özel görev neydi?
Muhsin Paşa onca yıl sonra anlatmaktan niçin kaçınmıştı?
Aslında lafı uzatmak yersiz.
Başbakan Erdoğan’ın daha yakın geçmişteki “Dersim’de 50 bin kişi katledildi” sözüyle birlikte, Çağlayangil’in tanıklığı ve Muhsin Paşa’nın söyledikleri bile kendi başına Dersim 37-38’in nasıl bir kırım olduğu gerçeğinin altını çiziyor.
Acı olan bu.
Aradan 70 küsur yıl geçmiş olmasına rağmen tarihimizin bu rezil sayfasının bugün bile hâlâ gizli tutulmaya, unutturulmaya çalışılması ve devlet arşivlerinin yasak olmamasına rağmen  hâlâ açılmamış olması, yalnız acı değil, aynı zamanda acıklıdır.
Berlin’deki konferansı bütün gün izlerken, hem Dersim’de yaşanan acıların ne kadar derine gittiğini öğrendim, hem de bu acıların üstüne şal örtülerek Türkiye’ye  barış ve demokrasi açısından ne büyük kötülük yapıldığını bir kez daha düşündüm.
Hayatın kendi gerçekleri var.
Realiteler var.
Bunları birtakım cılkı çıkmış klişelerin ve sıradan, sığ ezberlerin parantezine almak mümkün değil.
Ne kadar gayret etseniz, sonunda hayatın gerçekleri, farklılıkları o klişe ve ezberleri gülünç hale getiriyor. Onları savunanları tarih önünde cüceleştiriyor.
“Kürt yok” diyorsunuz, “Kürtçe yok” diyorsunuz. “Alevi yok, Alevi inancı yok” diyorsunuz. Farklılıkları, toplumun değişik renk ve kültürlerini inkâr ediyorsunuz, “ulus-devlet” diyerek, “birlik ve bütünlük” diyerek, “üniter devlet” diyerek...
Bütün bunları, hayatın realitelerinden kopuk klişe ve devlet ezberleri halinde topluma tepeden tırnağa zorla giydirmek istiyorsunuz.
Hayır diyenin tepesine iniyorsunuz, evinden barkından ediyorsunuz, evini barkını yakıyorsunuz, tıpkı Dersim 37-38‘de olduğu gibi ya da özellikle 1990’ların Güneydoğu’sunda olduğu gibi...
Sonuç?
Barış mı?
Demokrasi mi?
Hukuk mu?
İnsan hakları düzeni mi?
Hayır, hiçbiri olmadı. Hiçbirini doğru dürüst kuramadık.
Elbette geçmişe takılıp kalınmayacak. Elbette geçmişin acılarının esiri olunmayacak.
Ama oturup geçmişle hesaplaşmak var gündemde, yüzleşmek var. Ancak bu yolla olgunlaşabiliriz, ancak bu yolla barışı ve demokrasiyi yakalayabiliriz.
Tarihimizde neyin olup bittiğini anlamadan iç huzuru mümkün değildir.
Dersim’de yaşananlardan dolayı, bu kırımın mağdurlarına, mağdurların ailelerine devlet tarafından adalet duygusunun tattırılması ve onlardan özür dilenmesi gerekir.
Herkesin kendi farklılıklarıyla, kendi diliyle, kültürüyle, kimliğiyle, inancı ya da inançsızlığıyla, bir yabancılık hissetmeden kendisi olarak barış ve demokrasi çatısı altında yaşadığı bir Türkiye’yi sonunda yakalayacağız.
Ben iyimserim.
Bu yol açılıyor çünkü...
Çok şey kırılıyor.
Berlin’deki Dersim Konferansı’nda bunu bir kez daha gördüm ve hissettim.

Yazarın Diğer Yazıları
Etiketler