Ortadoğu’da barış daha çok uzak ama...

Ortadoğu’da barış daha çok uzak ama...




Bu topraklarda geçen yaz da dolaşmıştım. Temmuz ayında Şam’dan başlayarak Beyrut, Güney Lübnan, Amman ve Kudüs’ten oluşan uzun bir tur yapmıştım. Hiç kimse bana barışın yakın olduğunu söylememişti.
Barış uzaktı!
İyimserlere rastlamıştım. Ama yine de zoraki bir barış beklentisiydi bu. Ya da iyimserler, gerçeklerin yerine daha çok özlemlerini koyuyorlardı.
Şurası açıktı:
Barış anlayışı çeşit çeşitti bu topraklarda. Herkes lafa gelince barışçıydı. Ancak nasıl bir barış deyince, dağlar kadar farklar açığa çıkıyordu.
Hamas da ‘barışçı’ydı!
Fakat, barışın ancak İsrail’in denize dökülmesi ile olabileceğini söylüyordu. O yüzden bu radikal İslamcı Filistin örgütü, her türlü şiddet ve terör eylemini mübah görüyordu Yahudilere ve İsrail devletine karşı.
Şaron da ‘barışçı’ydı!
Ancak, Kudüs’ü paylaşmaya yanaşmıyordu. Filistin göçmenlerinin memleketlerine dönüş hakkını hiç kabul etmiyordu. Yahudi yerleşim merkezlerinin olduğu gibi korunmasından yanaydı.
Arafat da ‘barışcı’ydı!
Ancak, Şaron’un tam tersini savunuyordu. Nuh diyor, peygamber demiyordu! "Kudüs bizim, Doğu Kudüs Filistin’in başkenti olacak!" diyordu. 1948 ve 1967 savaşlarında yerlerinden yurtlarından olmuş Filistinli göçmenlerin geri dönüş hakkı için bastırıyor, toprak konusunda da katı bir tutum sergiliyordu.
Barak da ‘barışcı’ydı!
Üstelik bugüne kadar hiçbir İsrailli liderin olmadığı, olamadığı kadar barışçı idi. İsrail siyasetinin bütün tabularına elini hiç olmazsa sürme cesaretini gösterebildi.
Kudüs’ü masada konuştu.
Yahudi yerleşimlerini konuştu.
Geri dönüş hakkını konuştu.
Hatta o kadar ki, 1993 Oslo barış süreciyle Nobel Barış Ödülü’nün sahibi Şimon Perez’i bile kuşkuya düşürecek ve kapalı kapılar arkasında, "Acaba Barak fazla hızlı mı gidiyor?" dedirtecek kadar konuştu.
Ama bunlar da yetmedi.
Sonuç alamadı Barak.
Arafat karşılıksız bıraktı Barak’ı. Ariel Şaron devreye girdi. İkinci İntifada ve şiddet başladı.
Bunun içindir ki İsrail solu çok büyük bir şok yaşadı. Derin bir düş kırıklığına uğradı. Barak’a kızdı. Çünkü güvenmişti ona. Fakat iyi bir askerden beceriksiz bir devlet adamı çıktığını gördü.
Ancak Arafat’a da büyük tepki duydu İsrail solu. Çünkü Barak kadar yürekli davranmamış, barıştan korkmuştu. Daha korkuncu, şiddetten medet ummaya devam etmişti.
Bu yüzden, İsrail solunun bir bölümü de oyunu Arafat’a tepki olsun diye Ariel Şaron’a, yani Arap dünyasının en nefret edilen kişisine verdi. Seçim sandığından Arafat’a, amiyane deyişle, "Madem öyle işte böyle! Gör bakalım bilmem nenin nesini!" diye mesaj göndermiş oldu.

Bu durum, yani Barak’ın elinin havada kalması, bazı Yahudi yorumculara göre iyi oldu. Çünkü Arafat’ın maskesi düştü. Barış konusunda güvenilmez bir ortak olduğu anlaşıldı Filistin liderinin. Oyun teorilerinde artık Arafat sonrası daha çok yer tutmaya başladı bu yüzden...
İsrail’in önde gelen Arap uzmanlarından, televizyon yorumcusu ve değerli meslektaşım Ehut Ya’ari geçen günkü sohbetimizde şöyle dedi:
"Arafat aslında hiç değişmedi. Barıştan hep korktu. Barış hemen şu kapının arkasında derken, umutları canlı tutmaya çalışırken, aynı zamanda şiddetten medet umdu, ipi hep gergin tuttu. Barak karşısında da bu oyunu oynadı ve tarihi bir fırsat kaçırdı. Dramatik bir gaf yaptı."
Şöyle devam etti:
"Arafat sürekli bıçağın sırtında yürür. Ama ne zaman duracağını bir türlü bilemez. Ürdün’de bilemedi, Lübnan’da bilemedi, bu defa da bilemedi. Eski Dışişleri bakanlarımızdan Abba Eba’nın bir sözü vardır; ‘Araplar bir fırsatı kaçırma fırsatını hiçbir zaman kaçırmazlar diye... Şimdi hâlâ ‘Kaldığımız yerden devam edelim!’ diyor Arafat. Artık çok geç!"
Ama dünyanın sonu mu?
Yeni bir altüst oluşun eşiğinde mi bölge? Çok daha büyük çapta bir kan ve ateş dönemine giriyor Ortadoğu? Böylesine bir çılgınlığın içine yuvarlanacak kadar akıl ve mantıktan yoksun bir kapı açılabilir mi?
Durum tehlikeli ve kaygan.
Ancak koyu karamsarlık da yersiz.
Evet, barış uzak!
Evet, kalıcı ve hakça bir barışa elverecek manevi bir ortamdan çok uzak bu topraklar. Yahudilerle Filistinlerin, Arapların arasındaki düşmanlık ve güvensizlik duvarı o kadar kalın ki, yıkılmasının çok uzun zaman alacağı sır değil.
Yani zorlamamak lazım.
Geçen yaz da tanık olmuştum.
Bu kez de Gazze’de, Ramallah’ta ve Kudüs’te bir kere daha gözlerimle gördüm, kulaklarımla işittim ve tartıştım. Bu kadar birbirlerini sevmeyen, bu kadar birbirlerinin zihniyet dünyasından uzak, bu kadar birbirlerine güvenmeyen insanların, Yahudilerle Arapların arasında barış, barışın manevi altyapısı kurulana kadar uzak kalmaya mahkûmdur.

Perez’in şu sözü galiba doğru:
"Bir sorunun eğer çözümü yoksa, o belki sorun değildir. Bir olgudur. Çözülmeyecek ama insanı devamlı uğraştıracak başa bela bir olgu..."
İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın iki numarası ve şu sıralar Türkiye üzerine bir kitap(*) çıkarmış olan Dr. Alon Liel’le konuşurken şöyle dedi:
"Bir zamanlar düşünür, tartışırdık, dünyada çözümü en güç sorun hangisidir, Güney Afrika mı, Ortadoğu mu diye. Artık anladık Ortadoğu olduğunu..."
Barış için zamana ihtiyaç var.
Barış için önce bölgede barışın altyapısını oluşturmak lazım. Bunun için yakın geçmişteki iddialı barış inisiyatifleri yerine, ya da düş kırıklıkları yaşamak yerine, geçici, kısmi uzlaşma ve anlaşmalara gitmek daha doğru olabilir.
Hayalci değil gerçekçi bir yörüngeye girebilmenin ilk koşulu ise, öyle anlaşılıyor ki, İsrail’de İşçi Partisi’nin de katılımıyla Şaron tarafından bir milli birlik hükümeti kurulmasından geçiyor. Bu ihtimal gerçekleşir, taraflar yeniden masa başına çekilirse, barış yakın olmasa da, hiç olmazsa savaş ve şiddet bölgeden uzak tutulabilir.

* Alon Liel, Turkey in the Middle East: Oil, Islam, and Politics, Lyme Riennen Publishers.