Öteki Türkiye'ye en büyük fenalık...

Öteki Türkiye'ye en büyük fenalık...


     Turgut Özal daha yeni cumhurbaşkanı seçilmişti. 1989'un sonları olmalı. Bir otobüs dolusu gazeteciyi İstanbul'da dolaştırıyordu. Öğle yemeğinde Çankaya'nın yetkileri ve enflasyon konularında kendisiyle tartışmıştık. Üslup bir ara cumhurbaşkanı - gazeteci arasında olması gereken düzeyin altına düşmüştü.
       Canım sıkılmıştı.
       Otobüsün arka tarafında kendi başıma oturuyordum. Özal ise ön tarafta elinde mikrofon anlatıyordu. Benim öyle ilgisiz oturduğumu görünce, konuşmasını kesip yanıma geldi.
       Gönlümü almak istiyordu.
       Konuşmaya o malum jestiyle başladı. "Bak Hasan Cemal" derken, eliyle kolumun dirseğe yakın tarafını hafif çekiştirerek tuttu. Cumhurbaşkanının yetkileri konusuna girmedi. Daha çok enflasyon ve gelir dağılımının üstünde durdu. Söylediklerinin özeti şuydu:
     "Her seferinde yazıyorsun. Gelir dağılımının nasıl adaletsiz olduğunu anlatıyorsun. Haklısın tabii. Gelir dağılımı bozuk. Ama bu hep böyle olur. Hızlı ekonomik büyüme ister istemez bazılarını daha çok zengin eder. Yani önce pasta büyür. Daha sonra paylaşımla zenginlik yaygınlaşır. Yukarıdan aşağı doğru damlamaya başlar. Batı'da da böyle oldu. Bazı şeyler bir anda olmuyor, zaman alıyor."
     Öteki Türkiye tartışmalarını izlerken Özal'ın bu sözlerini anımsadım.
       Bugün ülkemizde gelir dağılımının ne kadar bozuk, ne kadar hakçalıktan uzak olduğunu anlamak için ille de araştırma gerekmiyor. Büyük kentlerin varoşlarından merkeze doğru kısa bir tur ya da Batı'dan Doğu'ya bir kara yolculuğu yeterli olabilir bunun için...
       Gelir dağılımı adaletsizliği açısından Türkiye dünyada başı çeken bir avuç ülkeden biri. Toplumun jilet gibi ince bir kesiminin bambaşka bir gezegende yaşadığını çıplak gözle görmek mümkün.
       Bir yanda bu gerçek...
       Öbür yanda fileyi pazarda doldurmak, mutfakta tencereyi kaynatmak için, her ay başını getirebilmek için kavga verenler: Memuru, işçisi... Emeklisi, dul ve yetimi... Köylüsü... Küçük esnafı...
       Özellikle son 10, 15 yılın enflasyonlu yaşamı bu toplum kesimlerinin hayatını zorlaştırdı. Ceplerine giren paranın satın alma gücünü, yani reel gelirlerini doğru dürüst koruyamadılar.
       Tabii ki bu yıllar içinde ekonomi de, pasta da büyüdü. Bu sayede genel olarak hayat standartları yükseldi, yaşam kalitesi iyileşti.
       Ama bu demek değil ki gelir dağılımı düzeldi, fırsat eşitliği, toplumsal dayanışma gibi konularda iyileşmeler görüldü. Hiçbiri olmadı.
       Peki, ne yapmalı?
       Vazgeçilemeyecek öncelik:
     Enflasyon canavarını yok etmektir. Enflasyon, yüzde 10'un altına, tek haneye inmeden hiçbir şey olmaz. Toplumdaki hiçbir eşitsizlik düzelme yoluna giremez.
       Hükümetler bunca yıl enflasyonla mücadeleyi göze alamadıkları için, kendi dar siyasi menfaatleri açısından iş dünyasındaki enflasyon lobisi ile al gülüm - ver gülüm ilişkilerini ve popülist politikaları benimsedikleri için kötüye gitti gelir dağılımı da, fırsat eşitliği de, sosyal dayanışma da...
       Şimdi bir koalisyon hükümeti var iş başında. Bunca yıldır ilk kez enflasyonla mücadeleyi ciddiye alıyor, önemli adımlar atıyor.
       Bu açıdan desteklenmesi lazım.
       36 aylık programın ilk altı ayında işler iyiye gitti. Göstergeler, çizgiden sapılmaz ve gerektiğinde ek önlemler alınırsa, durumun daha da iyileşeceğini gösteriyor.

Sloganlarla olmuyor!

       Eğer enflasyonla mücadelenin zemini zayıflatılırsa, siyasetçiler bir kez daha enflasyon lobisi karşısında gerilerse, işte asıl o zaman Öteki Türkiye'ye en büyük fenalık yapılır. Çünkü enflasyon öyle yüzde 60'larla, 70'lerle yetinmez, bu defa yüzde 500'lere fırlar gider.
       Yani gerçekten canavarlaşır.
       Evet, ekonomi insan için!
       Ama gerçekler sloganlara sığmıyor. Ya da sloganlar yetmiyor ekonomiyi insanların hizmetine sokmak için... Birtakım klişeler yeterli olsaydı, her şeyin devlet elinde toplandığı Sovyet düzeni, devletçilik, Üçüncü Dünyacılığın kapitalist olmayan yolları ve Baas rejimlerinin kapalı ekonomi anlayışlarıyla düze çıkardı birtakım ülkeler...
       Hepsi çöktüler.
       Ekonomide ancak rekabet koşullarını, yani pazar ekonomisini, dışa açılmayı ve küreselleşmeyi benimseyen Türkiye'nin önü açıktır. Geleceği sakın ola ki geçmişte, sloganlarda, kerameti kendinden menkul mucizelerde aramayalım.


Yazara E-Posta: h.cemal@milliyet.com.tr