Sakıp Sabancı için...

Herkes için öyle.Tabii her ölüm kendi acısını getiriyor. Zaman tünelinde yolculuğa çıkartıyor insanı...Sakıp Sabancı öldü.Ama yaşayacak. Sakıp Bey de öldükten sonra yaşayacaklar kervanına katıldı.Vehbi Koç gibi...Nejat Eczacıbaşı gibi...Bir işadamı olarak Türk ekonomisinde, endüstrisinde büyük atılımların altına imza attı. Türkiyenin dışa açılmasında ciddi hamlelerin sahibi oldu.Bir yandan ekonomideki başarıları, öbür yandan sanat, kültür ve eğitim alanındaki (en güzel örneği Sabancı Üniversitesi) katkılarıyla Türkiyede sivil toplumun güçlenmesini sağladı.Kürt sorunu, din sorunu gibi ülkemizde demokratik hukuk devleti yolunda engel oluşturan sorunlara da - bazı acıları da göğüsleyerek, şimşekleri de üstüne çekmeyi göze alarak - yakın ilgi gösterdi.Bu bakımdan sivil bir insandı.Türkiye değerli bir insanını kaybetti. Kendisine rahmet, Sabancı Ailesine başsağlığı diliyorum.Aşağıda daha önce yazdığım pazar yazısı yer alıyor. Ölümün arkasından ne söyleyeceksin ki? Bir varsın bir yoksun! O kadar. Bir yerde bütün hikaye, yani hayat bu... Picassonun gözleri, tuhaf... İçinden şimşekler çakar gibi bakıyor. İlginç bir fotoğraf. Picasso, Yves Montand, eşi Simone Signoret. Dördüncü kişi bir Fransız gazeteci, Georges Tabarraud.Simone Signoret, genç ve güzel.Dördü de Komünist Partisi üyesi.Yıl 1956.Macar İhtilalinin Kızıl Ordu tarafından ezilmesini tartışıyorlar. Douglas Duncanın fotoğraf altında böyle yazıyor.Gazeteci savunuyor Moskovayı.Picasso düşünceli. Öteki ikisinin kaşları çatık. Çünkü bu üçlü daha yeni Moskovayı prostesto eden bir bildiriyi imzalamışlar. Montandla Signoret, Fransız Komünist Partisiyle ilişkilerini keserken, Picasso da parti üyeliğini pasifleştirmiş...Tartışma bitmez.Bugün de Irakı tartışıyoruz.1601den kalma bir ev.Picassonun resimlerini ilk keşfeden ve çok uzun yıllar büyük ressamla yakın dostluk içinde yaşayan Siegfried Rosengarts, sonradan Picasso Müzesine dönüştürülen bu evi 1946de belediyeye bağışlamış...Kimsecikler yok. Sessizliği uzaktan delen piyano sesi insanı hüzünle dolu bir yalnızlığın içine çekiyor.On beşinci yüzyıldan kalma Weinmarkttan (Şarap Pazarından) göle doğru yürüyorum. Güzel bir pazar günü. Lüzern Golü sakin, pürüzsüz. Kuğular, ördekler... Karlı dağların gölgesi vuruyor. Bu İsviçrede her şey kartpostal gibi... Ortaçağdan kalma tahta köprüden gitar sesi çalınıyor kulağıma.Herkes kendini güneşe vermiş... Bir İrlanda barı önündeki duyuruya seviniyorum. Akşamüstü Arsenal - Manchester United maçı canlı olarak verilecekmiş. Bürgenstock zirvesi birkaç saat daha bekleyebilir. Zaten Türkiyede seçimler var, Kıbrıs bir günlüğüne devre dışı...O filmdeki piyanistin sözü takılıyor aklıma. "Kafamın içinde devrim oldu" diyordu sakin sesle, "Değiş ve hayata en başından başla dedim kendi kendime... Ve yeniden başladım."Erdalla birlikte bir günlüğüne Kıbrıstan kopmak istiyoruz.Ama Başaran bırakmıyor.Baflı babasını anlatıyor:"1975 yılı. Uçak işlemiyor Kıbrısa. Ecevit, Karaoğlan gemiyle geliyor Mağosaya. Çıkarma sonrası ilk kez... Yer yerinden oynuyor. Ecevit arabasıyla omuzlara alınıyor. O akşam babam eve geldi. Koltuğunun altında bir Ecevit fotoğrafı. Duvara astı, etrafına da bizlerin fotoğraflarını. Annem niye oraya astığını sorunca, O da bizim aileden demişti. Birkaç yıl öncesi. Babam 80 yaşında. DSP hükümette, Ecevit başbakan. Babama gittim, baktım çeyrek yüzyıl orada asılı durmuş fotoğraf yerinde yok. Boş ver, artık Karaoğlan bizim için çalışmıyor dedi. O sıralar Ecevit, Kuzey Kıbrısta tek Türk bile kalmasa Kıbrıs bizim için önemlidir diye bir laf etmişti. Babama göre, Ecevit demek istiyor ki, Biz sizin için gelmedik oraya... Babamın gönül bağı kopmuştu Ecevitle..."Köşemin altında bir haber.Hayır diyenlere bakıyorum.İlginç bir cephe:Demirel, Ecevit, Devlet Bahçeli, Mehmet Ağar, Muhsin Yazıcıoğlu, Doğu Perinçek, Mümtaz Soysal, Sinan Aygün...İlginç bir hayır cephesi!Öyle değil mi?Kim bilir, belki de kafalarının içinde devrim yapmak ihtiyacını hiç duymadıkları için öyle...İyi pazarlar! h.cemal@milliyet.com.tr Kafanın içinde devrim yapmak!