Türkiye'nin hiç bitmeyen geçiş süreci...

Türkiye'nin hiç bitmeyen geçiş süreci...


Türkiye'de her şeye rağmen güzel şeyler de oluyor! İzmit, Gölcük'teki Ford - Otosan fabrikası, ülkemizin bu son derece ağır kriz ortamında gerçekten sevindirici bir gelişme.
Niye sevindirici?
Çok açık:
Bugün için 650 milyon dolarlık, tümü tamamlandığında 2 milyar dolara çıkacak bir yatırım... 2 bini yeni olmak üzere 4 bin kişiye iş olanağı... Dolaylı olarak 16 bin kişilik yeni istihdam etkisi... Yılda 150 bin araçlık üretim kapasitesi... Ve yıllık 1 milyar dolar ihracat...
1998 yazını hatırlıyor musunuz?
Gölcük'teki SEKA arazisinin bu yatırım için verilmesine karşı çıkanlar, parlamento içinde ve dışında kampanya başlatmışlardı. Kimi solculuk, kimi çevrecilik, kimi şehircilik, kimi de partizanlık adına... Farklı görüşte olanları sindirmek için değişik yöntemler uygulanmıştı.
İyi ki hiçbiri tutmadı.
Bugün ne düşünürler, bilemiyorum.
Ancak, üç yıl öncesine kadar yarısı bataklık olan bu arazide ve 1999 Ağustos ayında korkunç bir deprem felaketine uğramış bir bölgede, şimdi 20 bin kişiye iş alanı açan koca bir fabrika yükseliyor.
Rahmi Koç'un dediği gibi:
Türkiye'nin bugün 150 milyar dolar dış borcu var. Türkiye artık daha fazla borçlanarak bir yere gidemez. Döviz kazanması şart. Bunun da en etkili yolu, teknoloji ve yabancı sermaye ithal etmekten geçiyor.
Bu nedenle Ford'un Koç'la birlikte gerçekleştirdiği bu büyük yatırımın ülkemizde bir umut ışığı yakmasını diliyorum. Çünkü olumsuzluğun fena halde ağır bastığı, kötümserliğin kol gezdiği bir dönemde kıvranıyor Türkiye.
Ford Motor Co.'nun Başkanı Jacques Nasser'ın açılış töreninde Türkiye'nin bugünüyle ilgili olarak yaptığı değerlendirme ilginçti:
"Bu krizler Türkiye'nin değişim sürecinin parçalarıdır."
İyimser bir bakış açısı.
Ama ben de aynı kanıdayım.
Türkiye'nin girdiği darboğazın giderek Türkiye'nin önünü açacağına inanıyorum.
Çünkü krizler, kopuşlar, felaketler, eğer gerekli dersler çıkartılabilirse, güzel fırsatların da kapısını açabiliyor. Ülkeler bu sayede büyük altüst oluş yıllarından sonra kurtuluş rayına oturabiliyor.
O yüzden, krizler Türkiye'nin değişim ya da geçiş döneminden kaynaklanıyor diyen görüşlerde gerçek payı vardır. Ancak Türkiye için bu geçiş - değişim süreçleri fazla uzun sürüyor.
Bitmeyen senfoni gibi!!
Her şeyin başı olan istikrar kapımızı bir türlü çalmıyor. Boğayı boynuzlarından yakalayıp bir türlü diz çöktüremiyoruz önümüzde...
Bu açıdan örneğin İspanya farklı bir örnek. Galatasaray - Real Madrid maçı için gittiğim Madrid'de bu konuyu bir kez daha düşündüm. Korkunç bir iç savaş ve 40 yıl Franko diktası yaşamış bir ülkenin, Türkiye'yle mukayese edildiğinde, bizden nasıl ileriye gittiğini yine gördüm.
1950'lerde, 1960'larda Türkiye'yle İspanya'nın çıtası aynı yükseklikteydi. Aralarında fazla bir fark yoktu.
Özellikle 1980'lerin başında ara hızla açılmaya başladı. 1982'de iktidara gelen Sosyalist Parti, İspanya'yı Avrupa'yla bütünleştirdi. 40 yaşlarında başbakanlık koltuğuna oturan Felipe Gonzalez, 14 yıllık kesintisiz iktidarı sırasında ülkesine gerçekten 'çağ atlattı!'
Felipe Gonzalez, 1998 yılındaki Madrid ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Demirel'e şöyle demişti:
"1982'de başbakan olduğum zaman İspanya'da kişi başına milli gelir 4500 dolardı. 1996'da bıraktığım zaman 14 bin 500 dolara çıkmıştı."
Bugün 20 bin dolar civarında... Biz ise 3 bin'den 2 bin dolara inmiş durumdayız.
Başka söze gerek var mı?