"Ula Haso, atlatirsen beni?.."

"Ula Haso, atlatirsen beni?.."


     Örsan Öymen'i sevgiyle anıyorum

       Sevgili Örsan Öymen'i 23 Temmuz 1987'de kaybetmiştik. Gazeteci milletinin illeti olan bir kalp krizi sonucu... Ben o zaman Cumhuriyet'te, o Milliyet'teydi.
       Örsan'ı ne zaman hatırlasam, bir sızı gelir oturur yüreğime. Belki hayatımda beni ölüm duygusuyla ilk kez baş başa bırakıp çok erken göç ettiği için... Belki harikulade ortak anılarımızdan dolayı...
       Örsan'ı sevgi ve özlemle anarken, ölümünün ertesi günü, 13 yıl önce Cumhuriyet'te yazdığım "Ula Haso, atlatirsen beni?.." başlıklı yazımı köşeme alıyorum.

       * * *
       Sevgili Örsan;
       Herhalde hatırlarsın o günü.
       1979'un ağustosuydu.
       Sıcak bir gün.
       Moskova Havaalanı'nda bizi Pekin'e götürecek uçağı bekliyorduk. Dört beş saat vaktimiz vardı.
       Bir sofra donatmıştık hacı ağalar gibi. Birkaç çeşit havyar, buz gibi Rus votkası, normali, biberlisi...
       Buğulanmış yüksük gibi gümüşten kadehleri birbiri ardından yuvarlarken, ne kadar da neşeliydik!
       Akşam vakti uçağa binerken hayli çakır keyiftik ikimiz de.
     "Kemerlerinizi bağlayınız!" anonsuyla uyandığımda sen daha kalkmamıştın. Pekin'e doğru alçalıyorduk. Bloknotumu çıkarıp uçağın penceresinden ilk izlenimleri yazmaya koyulmuştum ki, alaylı bir ses yükseldi:
     "Ula Haso, atlatirsen beni?.."
       Bir an, kötü bir şey yaparken yakayı ele vermiş gibi bir duygu; sonra da kahkahalar...
     Ula Haso, atlatirsen beni?..
       Şimdi kulağımda çınlıyor bu sesin...
       Sonraki yıllarda ne zaman karşılaşsak, telefonda konuşsak, "Merhaba" yerine, "Atlatirsen!.." derdik birbirimize. Gazeteciliğin en çekici, en keyifli yanı olan "haber atlatmak", bizim aramızda adeta bir dostluk bağı, bir parola haline gelmişti.
       Bu ömür törpüsü güzelim meslekte "atlatma"nın ne olup ne olmadığını bana öğretenlerin en başında yer aldığını bilirsin.
       Şaka değil, aradan 15 yıl geçmiş.
       Yine bir askeri dönemi, 12 Mart'ı yaşıyorduk.
       1972'nin başları.
       İkimiz de işsizdik.
       Seni TRT'den atmışlardı "sakıncalı" diye. Ben de Devrim dergisini kapattıkları için bir sürü davayla birlikte sokakta kalmıştım.
       Sonra hepimiz, seni her zaman içten bir sevgiyle "bizim birader" diye çağıran Altan Öymen'in girişimciliği sayesinde ANKA'da toplanmıştık. Gül Önet, rahmetli Adem Yavuz, Ali Polat, Ahmet Kahraman, Zekai... Kızılay'da, gökdelendeki o küçücük büroda canla başla çalışırdık.
       Sen de bilirsin, sabahları pek çekilmezdin; suratından düşen bin parça olurdu. Onun için, Gül de ben de öğleye kadar seninle pek yüz yüze gelmemeye gayret ederdik.
       Hiç unutmam, tavsiyelerinden birini:
     "Diyelim ki önemli bir haber yakalamak üzeresin. Adamın biri elinde bir gizli rapor, gelmiş. Kalbin küt küt atmaya başlamış. Haberi gazetenin tepesinde öyle kocaman, sekiz sütun manşette görür gibi oluyorsun. Sakın ola ki karşıdakine heyecanını belli etme! Önemsemiyormuş gibi yap! Raporu şöyle bir ucundan tut! Öyle yap ki, adam ürkmesin. Yoksa avı kaçırırsın. Sekiz sütun manşet de uçar gider..."
       Dudaklarından hiç eksik olmayan o sigaranla, bu tavsiyelerini, adeta oynayarak, sempatik jest ve mimiklerinle bize anlatırken kahkahadan kırılırdık.
       Meslekte hep muhabir kalmak istediğini söylerdin; yöneticiliğin çekilmez bir iş olduğuna inanırdın.
       Haklıydın belki de...
       Ama bir gün 1972'de Altan Öymen, "Uçak kaçırdı" ve sen de yönetici oldun...
       Altan Öymen'in "uçak kaçırmak"tan 12 Mart sıkıyönetimi tarafından gözaltına alındığını duyunca, ne kadar da şaşırmıştık, hatırlarsın.
       İnanamamıştık.
       Altan Öymen'in bazen yetişemediği için uçak kaçırdığını bilirdik, ama korsanlığa soyunabileceğine doğrusu hiç ihtimal vermemiştik!
     Deniz Gezmişler'in idamına giden günler, af kampanyası, İnönü - Ecevit kavgası, CHP kurultayları...
       1972'deki o gerilimli günlerin gazeteci milleti açısından o güzel heyecanını bugün yine hisseder gibi oldum.
       Sevgili Örsan,
       Haberi koklayan sezgilerin çok güçlüydü. Onu yakaladığın an, sloganlaştırıp çarpıcı bir girişle kağıda çabucak dökebilmen, haber piramidini kolayca kurabilmen, mesleğimin ilk basamaklarında benim için çok öğretici olmuştu.
       Kalemin kıvraktı. İnce bir alayla yazdığın siyasal olaylara dönük yazılarını, Milliyet'teki 06 Ankara köşesini gerçekten özleyeceğim.
       Bir iki yıl önce Köln'de bir akşam sohbet ederken şöyle demiştin:
     "Örsan ailesinde çok değişiklik var. Oğlan felsefe okuyor; ben sigarayı bıraktım, üstelik kitap yazdım; ikinciye hazırlanıyorum."
       "Bir İhtilal Daha Var..." adını taşıyordu kitabın. Çoğulcu demokrasiyi savunuyor, askeri müdahalelere karşı çıkıyordun, her zaman olduğu gibi.
       Anılar, sevgili Örsan, derin bir kuyu gibi çekmeye başladı beni.
       Yoksa seneler çok mu hızlı geçiyor?
       Ama artık kesmem lazım; zira yazıyı verme saati gelip çattı bile. Şimdi yazı işlerinden aradılar, gecikiyormuşum...
       Örsan;
       Hep böyle zamanla yarış halinde mi yaşayacağız, söylesene!
       Nefret ediyorum bazen bu meslekten, ama o kadar da çok seviyorum ki!
       Sen de öyleydin, Örsan.
       Bir daha "atlatma" beni, lütfen.
       Hoşça kal...


Yazara E-Posta: h.cemal@milliyet.com.tr