Venedik'ten...

Venedik'ten...


Hasan CEMAL


       Bu şehirde Bosna'yı, Kosova'yı kana bulayan hayaletlerin cinsini tartışmak... Tarihin derinliklerinden hortlayan nefret ve düşmanlıkları masaya yatırmak...
       Venedik'i, bu büyüleyici kenti yaşamak varken, başka yapacak iş mi yoktu? Belki de gazeteciliğin cilvesi...

Venedik'te barış düşmanı hayaletler...


       Bu şehrin güzellikleri içinde Bosna'yı, Kosova'yı kana bulayan hayaletlerin cinsini tartışmak... Tarihin derinliklerinden 1989 sonrası hortlayan nefret ve düşmanlıkları masaya yatırmak... Ya da demokrasi kültürünün, barış içinde bir arada yaşamanın koşullarını aramak...
       Saatler boyu şehvetle konuşmak!
       Venedik'i yaşamak varken...
       Tuhaf değil mi?
       Belki de gazeteciliğin cilvesi... Hayat boyu insanı bırakmayan bir illet de denebilir. Olmadık ortamlarda olmadık işlerle uğraşmak yani...
       Oysa hava ne güzel.
       Venedik'e ne zaman gelsem büyük heyecan duyarım. Her seferinde büyüler beni, şaşırtır. Tarihle, tabii sanatla flört etme duygusunun doruğuna eriştiği ender kentlerden biridir.
       Üstelik bu mevsim, Venedik'in turistsiz zamanı.
       Kanallar kimsesiz.
       Akerdeon sesi, hüzünlü...
       Gondolcu, kucak kucağa bir Japon çifti sefere çıkarmış. Gondolun ucunda oturan akerdeoncunun eşliğinde söylüyor ama sesi ruhsuz...
       Gazeteci milleti daha çok Balkan ülkelerinden gelmiş. İngiliz, Fransız ve İtalyanlar da var.
       Balkanlar'da istikrar.
       Fransız ve İtalyan Dışişleri bakanlıklarının ortaklaşa düzenledikleri iki günlük yuvarlak masa konferansı.
       Benim aklım dışarda...
       San Marco Meydanı.
       Caffe Florian, Avrupa'nın en eski kahvesi derler.
       Kimsecikler yok.
       Ayaklarının dibinde güvercinler dolaşırken, Albinoni'yi dinlemek çok hoş...
       Venedik için bir İtalyan diplomat şöyle diyor:
       "Dış dünyayı hiç yabancı olarak görmemiş bir şehirdir. Dış dünyayı hep kendi parçası olarak kabul etmiştir. Tarihi geleneği böyledir Venedik'in..."
       Belki de bu yüzden, böyle bir kentte insanlar ve halklar arasındaki düşmanlıkları tartışmanın bir anlamı var olabilir diye kendimi teselli ediyorum.
       Kosova'da Arnavutlar'la Sırplar arasında kendi gözlerimle tanık olduğum nefreti anlatmaya çalışıyorum. Unutmanın ne kadar güç olduğunu söylüyorum. Birlikte yaşamak için tarafları zorlamamak gerektiğini, bunun çok uzun zaman alacağını belirtiyorum.
       Bir Fransız diplomat:
       "Fazla abartmayın. Bizim Almanlarla nasıl ve ne kadar zamanda barışık hale geldiğimizi unutmayın."
       Köprüden köprüye, kanaldan kanala koştur koşturabildiğin kadar. Daracık sokaklar, birbirine değecekmiş gibi yapılar. İki taraf arasında gerilmiş iplere asılı rengarenk çamaşırlar...
       İlginç:
       Orak çekiçli kızıl bayrak! İtalyan Komünist Partisi'ne ait olmalı.
       Türkiye'yle Balkanlar'ı anlatacağım. Sistematik olmayan bir konuşma. En ilginç giriş ne olabilir diye düşünüyorum. Çünkü yemek sonrası. Çoğunluk öğle yemeğindeki enfes makarna ve şarapların etkisiyle hazma geçmiş durumda...
       Önce Ayşe'nin aile köklerinden söz ediyorum:
       "Eşimin annesi Boşnak. Saraybosna'da doğmuş. Küçükken İstanbul'a göç etmiş aile. Babası ise Arnavut. Makedonya'nın başkenti Üsküp'te doğduktan hemen sonra İstanbul'a göçmüşler. Bana gelince... Babaannem, Serez'den, yani şimdi Yunan Makedonya'sından. Büyükbabam ise Ege'den, Midilli Adası'ndan..."
       Etraf kıpırdanıyor.
       Sonra İstanbul'daki Arnavut lobisinin gücünden, Türkiye'de tüm Arnavutluk'un nüfusu kadar Arnavut'tan, İstanbul'daki Boşnaklar'dan söz ediyorum.
       İlgi çekiyor.
       Türkiye'siz Balkanlar olamayacağını anlatmanın en kestirme yolu bu galiba...
       Büyük Kanal'a bitişik bir adacıktayız. Ortaçağ'dan kalma, Rönesans'ın bütün izlerini taşıyan bir saray yavrusu...
       Yüksek tavanlı, kocaman kocaman pencereli devasa salon bir hayli loş. Havasız. O eski yapılara özgü bir kokusu var. Tarihin, eskinin, belki küfün ve gizemin karışımı bir koku. Ağır bir hava ama rahatsız edici değil.
       Salonun bir tarafı kanala, bir tarafı avluya bakıyor. Mis gibi espresso kahveyi yudumlarken, servileri, Akdeniz coğrafyasının o ölümsüz ağaçlarının zerafetini incelemeye çalışıyorum.
       "Balkanlar'a istikrar ve barış, Belgrad'da Miloşeviç kaldığı sürece gelmez. Peki, Miloşeviç nasıl gider? Bu açıdan Sırbistan'a ambargonun devamında yarar var mı? Sırbistan ekonomisi işlemediği sürece, bütün çevre ülkelerin ekonomisi de çıkmazdan kurtulamaz, öyle değil mi? Ekonomiler işlemedikçe, barış nasıl gelecek? Mafya belasından nasıl kurtulacak bu ülkeler?"
       Sarayı dolaşıyorum.
       Bir yuvarlak masa konferansı daha var salonlardan birinde. Kulağıma müzik çalınıyor, yumuşacık...
       Konu ilginç:
       Wagner ve İtalyan operası...
       Slovenyalı kadın meslektaşım, ülkesinin bir Balkan ülkesi olmadığını söylüyor, "Biz Avrupalıyız" diyor. Bulgar gazeteci sitem ediyor, Balkan ülkesi olmak ayıp mı demeye getiriyor. Arnavut yazar ise "Alın hepimizi Avrupa Birliği'ne, bu iş bitsin!" diye bağlıyor konuşmasını.
       Yani Avrupa hülyası...
       Bu kadar Balkanlar yeter!
       Son oturumu asıp, güneş batmadan kendimi Venedik'e teslim ediyorum. Peggy Guggenheim Müzesi'ni gezmeye gidiyorum koşar adım...



Yazara E-Posta: h.cemal@milliyet.com.tr

DİĞER YENİ YAZILAR