Washington'dan...

Washington'dan...


Hasan CEMAL

WASHINGTON



Amerikan başkentinin Türkiye gündemi genellikle değişmez. Bir fiks mönü vardır, daha çok Kıbrıs, Ege, insan hakları ve ekonomide yapısal reformlardan oluşan. Ama ilişkilere esas damgasını vuran bir konu da hiç değişmez: Türkiye'nin stratejik ağırlığı...

Washington'un penceresinden Türkiye...

Şu sıralar Amerikan basınında manşetlere Kosova oturmuş durumda. Daha çok tek bir soru var tartışılan: Kosova'da gelinen nokta ne kadar başarı, ne kadar değil?
Miloşeviç'in NATO koşullarına evet demesi genellikle bir başarı olarak görülüyor. Ancak, savaş suçlusu Sırp liderin koltuğunu koruyor olması, Körfez Savaşı ve Saddam Hüseyin çağrışımlarına yol açmış. Bu yüzden gelinen noktayı başarısızlık olarak niteleyenler de var.
Örneğin New York Times'taki bir yorum şu satırlarla başlıyordu:
"Tıpkı Körfez Savaşı'nda olduğu gibi, Kosova'da da savaş belli başlı bazı sorunları çözümsüz bırakarak bitiyor. Bu sorunların başında Miloşeviç var. Saddam'dan sonra Amerika'nın şeytanlaştırdığı haydut bir lider daha, savaştan yine durumunu kurtararak çıkmış oluyor."
Manşetlerdeki bir başka konu:
Avrupa Birliği'nin (AB) ortak askeri gücü... Türkiye'yi de yakından ilgilendiren bu konuda AB'nin son Köln Zirvesi'nde aldığı karar, Amerikan basınında küçümsemeyle karışık yorumlara neden olmuş. Avrupa bu işi ne ölçüde başarabilir? Ortak bir askeri gücü etkili biçimde oluşturabilir mi? AB'nin kararı genel olarak olumlu karşılanırken, bu sorulara da dikkat çekiliyor.
Türkiye'den ayrılmadan önce Dışişleri'nden yetkili bir kaynağın bu konudaki bir tepkisi şöyle olmuştu:
"Güvenlik bir bütündür. Avrupa Birliği'ne üye olmayan NATO üyeleri dışlanmamalı. NATO'nun altını oymakla, Türkiye'yi dışlamakla olmaz bu iş..."

Clinton ve tarih...

Öte yandan, Amerikan politikasına 2000 yılı başkanlık seçimlerinin damgasını vurmaya başladığı bir döneme giriliyor. Washington Post'taki bir değerlendirmenin başlığı şöyle:
"Üç başlı Beyaz Saray!"
Değerlendirmede Başkan Clinton'ın, First Lady Hillary Clinton'ın ve Başkan Yardımcısı Gore'un gündemlerinin çatışabileceğine dikkat çekiliyor:
"Aktif politikaya girmekte kararlı olan Hillary Clinton gözlerini, New York Senatörü olarak Amerikan Senatosu'na seçilmeye dikmiş durumda. Beyaz Saray'a göz dikmiş olan Al Gore ise Başkanlık seçimlerinden başka bir şey düşünmüyor. Beyaz Saray'da son dönemini gelecek yıl tamamlayacak olan Başkan Clinton'a gelince, o da gözlerini tarihe dikmiş durumda..."
Bir başka deyişle:
Başkan Clinton'ın bundan böyle tarihe nasıl bir isim bırakacağı konusunu kendine dert olarak edindiği belirtiliyor.
Bir soru:
Örneğin Kıbrıs'ı da çözmüş bir Amerikan Başkanı olarak tarihe geçmek isteyebilir mi Clinton?
Olabilir.
Diplomatik kulislerde, sonbahara doğru Kıbrıs'ı çözüme dönük olarak yeniden hareketlendirme niyetleri dikkati çekiyor. Washington'daki NATO ittifakının 50. yıl törenlerinde Başkan Clinton, Cumhurbaşkanı Demirel'e Kıbrıs konusunda bunca yıldır bir şey yapamamış olmaktan duyduğu hayal kırıklığını belirtmiş. Buna karşılık Demirel'in de Kıbrıs'ın ne kadar çetrefil bir konu olduğunu, bu nedenle zorlamamak gerektiğini, zaten adada çeyrek yüzyıldır barış ve huzurun hüküm sürdüğünü anlatan açıklamalarından da etkilenmiş Clinton...

Fiks mönü...

Washington'un Türkiye gündemi yıllardır değişmiyor. Örneğin Kıbrıs, Ege, insan hakları, ekonomide yapısal reformlar...
Amerikan başkentinde bunlardan oluşan bir fiks mönü hiç eksik olmaz. Hep denir ki, bu alanlarda atılacak adımlar, stratejik önemi ve laik karakteri her zaman takdir edilen Türkiye'yle Amerika arasındaki ilişki yapısını daha da güçlendirecektir.
Ama tabii iki ülke ilişkilerine gerçek rengini veren temel etken de bunca yıldır hiç değişmiyor:
Türkiye'nin stratejik konumu...
Nitekim, Irak'tan sonra Kosova Savaşı da Washington'un gözünde Türkiye'nin stratejik açıdan dayanılması zor çekiciliğini bir kez daha sergiledi. Daha doğrusu, askeri yanı ya da güvenlik boyutu ağır basan ilişki yapısı kendisini gene belli etti.
Hatırlıyorum:
ANAP lideri Mesut Yılmaz, 1997'nin Aralık ayında Başbakan olarak Washington'u ziyaret ettiği zaman insan hakları konusunda bazı taahhütlerde bulunmuştu. Hatta Başkan Clinton'la Beyaz Saray'da yapılan görüşmede insan hakları konusunda hükümetinin yapacaklarını yazılı bir kağıttan okumuştu.
İfade özgürlüğünün genişletilmesinden, idare ve yargıda şeffaflıktan, poliste reformdan, işkence ve kötü muamele konusundaki önlemlerden, Güneydoğu'da ekonomik ve sosyal adımlardan, yerel yönetimlere yeni yetkilerden söz etmişti Mesut Yılmaz...
Ama sonra insan hakları konusunda fazla değişen bir şey olmamıştı. Sanıyorum bu yüzden de daha önce açıklanmış olmasına rağmen Amerikan Dışişleri Bakanı Albright'ın Ankara ziyareti gerçekleşmemişti.

Clinton'ın ziyareti...

Şimdi ABD Başkanı Clinton'ın Türkiye ziyareti var gündemde. Gelecek Kasım ayında İstanbul'da yapılacak AGİT Zirvesi'ne katılması bekleniyor.
Ama bu çerçevede Washington'dan Ankara'ya gelen bazı sinyaller var: Clinton gelecek, ama siz de insan hakları alanında bir şeyler yapıverin diye...
Bu sinyaller, yani Clinton ziyaretinin perde arkasında Türkiye'ye dönük bir baskı aracı gibi kullanılmak istenmesi Ankara'yı rahatsız ediyor.
Kısacası:
Demin sözünü ettiğim fiks mönü Washington'da yerli yerinde duruyor durmasına. Fakat Türk - Amerikan ilişkileri de, sanıyorum yine Türkiye'nin stratejik konumunun pek azalamayan ağırlığının etkisiyle en iyi dönemlerinden birini yaşıyor. Yani, iki ülke arasındaki ilişkilerde çıkar ortaklıklarını yansıtan alanlar azalmış değil.
Bu haftayı Washington penceresinden ülkemizin nasıl göründüğünü yazarak geçireceğiz.



Yazara E-Posta: h.cemal@milliyet.com.tr

DİĞER YENİ YAZILAR