Ya dehşet dehşeti getirirse!

Ya dehşet dehşeti getirirse!


Bugün canım yazı yazmak istemiyor! Çetin Altan bir keresinde böyle demişti. Herhalde 1950’lerin sonuydu. Türkiye’nin 27 Mayıs’a, hızla askeri darbeye doğru gittiği altüst oluş günlerinde iktidar baskısından bunalarak böyle demiş, köşesini bu beş sözcükle noktalamıştı o gün...
Ben de cuma gecesi rahat koltuğumda Bağdat’a yağan bombaları dehşet içinde seyrettikten sonra benzer duygular içindeyim.
Canım yazı yazmak istemiyor.
Dehşet bombardımanı!
Ya dehşet dehşeti getirirse?..
Bilemiyorum.
Savaş korkunç!
Geçen akşamki Bağdat bombardımanı bana bir an Beyrut’u çağrıştırdı. Savaşın yerle bir ettiği o güzelim kenti. On yıl önce, 1993’ün Nisan ayında Apo’yla görüşmek için Bekaa Vadisi’ne giderken birkaç gün kalmıştım.
Beyrut içler acısı!
Akşam otelde günlüğüme not ettiğim ilk cümle. Doğu ile Batı Beyrut’un, yani Hıristiyan ve Müslüman bölgelerinin kesiştiği yer tam bir harabe. Her tarafta mermi izi, bomba deliği. Binalar kevgire dönmüş, delik deşik. Çökmüş, moloz yığını haline gelmiş her şey.
Savaş manzaraları!
"Beyrut’ta yaşamla ölüm parantezi öyle dardır ki, sırtın birine yaslanırken diğeri ayakucundadır her an. Beyrut’ta sıkılan acımasız her kurşun, pervasız her top mermisi, kişi, arkasına dönüp baktığında, hayatına ve hayatına girenlere bağışlayıcı bir hoşgörü salvosu gibidir. Ölüm öylesine sevecen bir çekicilikle her lahza herkesin öyle yanı başındadır ki, sık sık dönüp hayata bakmak ve ‘Ey insanlar, her şeye rağmen, her şeye rağmen sizi sevdim ve seviyorum’ dememek mümkün değildir. Çünkü insanlar hayattır. Ve Beyrut’ta yaşam azap. Ve bu şehirden kopmak boşluğa düşmek... Beyrut bir aşktır!"
Cengiz Çandar’ın 1982’de İsrail işgali altındaki Beyrut’tan Cumhuriyet’e gönderdiği bir yazısı böyle biter.
İçim acıyor.
Beyrut’u hayalet şehre döndürmüş olan iç savaş harabeleri arasından geçerken düşünüyorum. İnsanlara yaşamı sevdirmek için bu kadar acı çekmek şart mı diye. Hayatın keyfi acı çekmeden de çıkarılamaz mı? Yaşamak için ille de acı çekmenin lazım gelmediğini elbet öğrenecek insanoğlu...
Ama bu kadar trajedi niye?
Kana doymuyor mu topraklar?
Yine de iyimserim.
Dini, mezhebi, milliyeti, etnik kökeni farklı diye insanların birbirlerini öldürmeyecekleri günler gelecek. Birbirlerini boğazlayarak, birbirlerini tüketerek bir yere varılamayacağı gerçeği günün birinde herkesin kafasına dank edecek. Düşman üreten öteki kavramından, biz ve onlar ayrımından kurtulacağız günün birinde.
Düşmanlık kültürü yok olacak.
Tahammül ederek, düşüncelere, inançlara saygı göstererek barış içinde yaşamanın en güzel şey olduğu anlaşılacak herkes tarafından. Çekilen acılar ders olacak, bütün insanlık olgunlaşacak, uygarlık çizgisine çekilecek.
Yıllardır yinelediğim dilekler...
Elimden başka şey gelmiyor.
Beyrut’un içinden savaş manzaralarını seyrede seyrede yol alırken dalıyorum. Beyrut’un bu bölümü bu içler acısı haliyle muhafaza edilsin. Açık hava müzesi yapılsın. Savaşların, iç savaşların dehşet verici korkunçluğunu, insanların birbirlerini yok etmelerinin anlamsızlığını sergileyecek bir müze.
En çok da çocukların gezdirileceği, barışın ve yaşamın güzelliğini, değerini çocuklara en iyi biçimde anlatacak bir müze...
Benzer duygu ve düşüncelere sonraki yıllarda birçok kez kapılmıştım. Savaş ve şiddetin yerle bir ettiği Saraybosna’da, Mostar’da, Kosova’nın İpek kentinde, Mitroviça’da, Golan’daki Kuneytra’da ve son olarak geçen yıl Kabil’de insanoğlunun hayatı cehenneme dönüştürmekteki olağanüstü yeteneğini lanetlemiştim.
Ne yazık!
Şimdi sıra Bağdat’ta...
Ne televizyonun karşısına oturmak, ne de yazı yazmak geliyor içimden...
İyi pazarlar!