Yönetimin Kâbil dışında otoritesi yok

Yönetimin Kâbil dışında otoritesi yok





Karlı dağların arasından süzülüp bir başka gezegene konuyoruz. Yeşili, ağacı, suyu olmayan bir gezegen bu. Hepsine hasret bir hali var.
Sanki çöle iniyoruz!
Uçağın kapısı açılır açılmaz, rüzgârla birlikte kabaran bir toz dalgası çarpıyor yüzümüze.
Bir de savaş manzaraları!
Sovyet işgalini hatırlatan Mig savaş uçaklarının bombalanmış kalıntıları... Koca gövdeleri parçalanmış, delik deşik olmuş Rus nakliye uçakları... Oraya buraya atılmış, paslanmış uçaksavar silahları... Roket yemiş, kurşun yemiş, savaşın izlerini taşıyan köhne terminal...
Savaş müzesi gibi bir yer.
Hoş geldin diyor Kâbil!
Kurşuni bir hava, yağdı yağacak.
İki yanımdan akıp giden görüntüleri içim acıyarak seyrediyorum.
Tam bir virane!
Şehrin merkezinden daha çok Hazaraların (Afganistan Şiileri) yaşadığı Kâbil’in batı tarafına doğru yol alıyoruz.
Harabe!
Taş üstünde taş kalmamış.
Dümdüz olmuş.
İnsanın insana ettiğini anlamakta yine güçlük çekiyorum.
Tıpkı Beyrut’ta, Saraybosna’da, Mostar’da, Kosova’nın İpek şehrinde, Golan yakınlarındaki Kuneytra’da gözlerimle gördüklerime inanamadığım gibi...
"Yugoslavya’da görev yapmış bir Fransız diplomat geçen gün dedi ki" diye söze giriyor, "İç savaş Afganistan’da Yugoslavya’dan çok daha beter şekilde bölmüş, kutuplaştırmış insanları. Etnik bakımdan çok daha kötü, keskin cephelere ayrılmış Afganistan..."
Bu bölünmüşlükten, kökleri yıllar öncesine giden etnik ve mezhepsel kan davalarından Afganistan birliği nasıl doğabilecek?
Milli polis nasıl kurulacak?
Milli ordu nasıl oluşturulacak?
Polisi, orduyu kurmak için halktaki silahlar nasıl toplanacak?
Savaş ağaları buna nasıl razı olacaklar?
Haydutlardan nasıl ordu devşirilecek?
Kâbil’e gelmeden biraz okudum.
Cemal Paşa 1921’de buraya geldiğinde Kral Emanullah Han’a kuvvetli bir ordu kurmasını tavsiye etmiş, ülkenin birliğini gerçekleştirmek için Emanullah Han 1928’de Ankara’ya geldiğinde aynı tavsiyeyi bu kez Atatürk’ten dinlemiş.
Şimdi de Birleşmiş Milletler raporuna göz atıyorum, istikrar ve huzur için ulusal ordu en büyük öncelik...
Bütün bunlar olamadan ülkede, eski deyişle kanun ve nizam hâkimiyeti nasıl tesis edilecek? Afganistan’ın asıl hakimi olan savaş ağaları nasıl hukukun içine çekilecek?
Kâbil daha şimdiden parsellenmek isteniyor.
Savunma Bakanı bir Tacik, General Muhammed Kasım Fehim. Yardımcısı bir Özbek, Türkiye’ye yakınlığıyla bilinen General Raşit Dostum. Biri Tacik, biri Özbek olunca daha şimdiden silahlı olarak çatışıyorlar. Bakanlığı, silahlı gücü parselliyorlar. Ayrıca bu durum Peştunların, Hazaraların tepkisini çekiyor.
Ama Hazaraların da bir bakanlığı var. Bakan koltuğuna oturunca, bütün teşkilatı baştan aşağı Hazaralarla doldurmuş. Liyakat yok, kabile, etnisite ya da inanç bağı var!
Bu ilişkiler ağından nasıl bir devlet doğar? Hele ABD Başkanı Bush’un dediği gibi bir ulus nasıl inşa edilir?
Ya da Taliban’a karşı mücadelede, Kuzey İttifakı’nı oluşturan bütün bu savaş ağlarının desteğine ihtiyaç duyan Amerika, iş Kâbil’de merkezi otoriteyi tesis etmeye gelince ne yapacak?
Afganistan’da çok bilinmeyen var!
Hiçbir şey kolay değil burada!
Kâbil’de daha birinci günden çarpıcı oluyor bütün bu bilinmeyenler.
Örneğin, Kâbil’deki Geçici Yönetim Başkanı Hamid Karzai, Peştun kökenli olmasına rağmen diğer gruplara çok fazla güven vermiyor. Kendisi daha çok Amerika’nın adamı olarak görülüyor.
Ağır basan eğilim böyle.
Ayrıca Kâbil dışında otoritesi yok gibi...
İslamabad’da geçen gün Pakistanlı bir gazeteciyle sohbet ederken şöyle dedi:
"Hamid Karzai geziyor, Paris’e, Londra’ya gidiyor. İyi güzel! Ama bir de Kandahar’a gitse ya..."

Merkezi otorite, yani Kâbil bütün bunların üzerine çıkıp dizginleri eline geçirmeden, güvenlik boşluğu nasıl dolacak? İstikrar ve huzur gelmeden ekmek, yani aş ve iş sorunu nasıl çözülebilecek?
Afganistan bir gayya kuyusu!
Simsiyah sakalı saçı birbirine karışmış yoksul insanlar yol boyu... Kimi, bisikletine binmiş gidiyor. Kimi, yol kenarına tünemiş boş bakıyor. Kimi, bir sap kırmızı turpun, yeşil soğanın pazarlığını yapıyor.
Grileşmiş ya da kirli mavisi burkaları, yani çarşafıyla kadınlar... "Taliban gitti ama kadınlar değişmedi, burkalarını çıkarıp atan yok gibi" diyor.
Yazık!
Kâbil, karanlık çağların simsiyah gölgesini vurduğu bir başka gezegen...
Depresif bir şehir!
Boğucu!
Dolaştıkça, seyrettikçe, insanın ruhu daralıyor.

Kâbil sıfırlamış kendini, hatta sıfırın altı olmuş... Su yok, elektrik yok, telefon yok. Altyapı tümüyle çökmüş...
Diyor ki:
"Kâbil’e 48 saatte sadece 1 saat su, yine 48 saatte 5 saat elektrik veriliyor. O da ancak şebekesi olan yerlere..."
Bu ülke tam 23 yıldır barış ve huzur görmemiş. Sonuç malum:
Afganistan dünyanın en büyük terör üssü haline geldi!
Buradan kalkanlar gidip dünyanın tek süper gücünü, Amerika’yı can evinde vurdular. Amerika’nın uzaktan kumandasıyla savaşın birinci aşaması kazanıldı. Ama bundan sonraki aşamaların uzaktan kumandayla kazanılması olanaksız.
Bunu ne kadar düşünüyor Amerika, Avrupa?..
Barış savaştan çok daha güç!

Eğer Afganistan, bir zamanlar Taliban’ı iktidara getiren cehennem ve kaosa yeniden düşerse, işte o zaman uluslararası terörizme karşı savaş öylesine lafta kalır, şer güçler öylesine şahlanışa geçer ki, daha ne 11 Eylül’ler görür yaşlı dünyamız...
Dikkat!
Afganistan’ı bir zamanlar cehenneme çeviren hortlaklar her an ölüm dansına hazır, pusuda bekliyorlar.
Bir Amerikalı diplomat, Rus’a diyor ki:
"Bak, sizin yapamadığınızı biz yaptık!"
Rus diplomat, Amerikalıya diyor ki:
"Bak, biz de geldik, devirdik Kâbil’deki rejimi bir zamanlar. Yerine kukla bir hükümet kurduk. Ama işler ondan sonra değişmeye başladı. Siz de şimdi bu aşamadasınız, dikkat edin."
Kabil’de diplomatik çevrelerde anlatılıyor.
Kabil’den yazılar devam edecek.











DİĞER YENİ YAZILAR