Alçaklar, çukurlar...

Eskilerin kalemleri keskin olduğu kadar, “dilleri” de sivriymiş. Mesela, Süleyman Nazif Bağdat Valiliği yapmış, şair, Sadrazam (Başbakan) Kamil Paşa’nın ondan çektiği varmış.
Bir gün çift atlı faytonla yokuş aşağı Bab-ı aliye inerken, atlar tökezlemiş, Süleyman Nazif, eli ağzında bağırıyormuş:
“Beni kuduz hastanesine götürün.”
“Hayrola!”
“Dilimi ısırdım, dilimi ısırdım!”
Bir gün sevdiği bir adamın uşağına rastlamış, adamın yazarlığı da varmış. ara sıra Nazif’e gönderiyormuş.
“Senin beyefendinin ishali nasıl?”
Adam, efendisinin ishal olduğunu bilmiyormuş, şaşırmış:
“Nereden biliyorsunuz bizim beyin ishal olduğunu?”
Süleyman Nazif gülmüş:
“İshal olmasa bana bunları yazıp göndermezdi...”
***
Sevmediklerinden biri de “İkdam”ın yazarı Ahmet Cevdet’miş.
Bakmış bakmış bir genç içeriye girmek üzere:
“...Cevdet Bey’e çıkıyordum.”
“Aman evladım, ona çıkılmaz inilir!”
***
Süleyman Nazif bir yemekte, birini övmeye başlamış, yemektekilerden biri dayanamamış:
“Aman efendim, dün gece, şimdi övdüğünüz bu kişi için seviyesiz alçağın biridir” demiştiniz.
“Yine öyle diyorum, alçağın yüksek yere göre bir seviye farkı vardır. Bu herif alçak değil, çukurdur, çukur!”
***
Şair Eşref, top seslerini duyunca sormuş:
“Nedir, ne oluyor?”
“Padişahın bir oğlu oldu da.”
“Adını ne koydular?”
“Ertuğrul.”
“Desene sil baştan!”
Osmanlı Devleti’ni kuran Osman Gazi’nin babasının adı da Ertuğrul Gazi’dir.
***
Kısa yazı, uzun yazı.
Yazı işleri “haklı” olarak, yazardan kısa yazı ister!
Bir yazı işleri müdürü Süleyman Nazif’e transfer teklif etmiş...
Üstat, yazı başına fiyat koymuş, her yazı şu kadar!
Yazı işleri müdürü gülmüş:
“Karıştırdın galiba!”
“Kısaya iki mecidiye, uzuna da 1 mecidiye istedin!”
Yazar gülmüş:
“Kısa yazı marifettir de.”
***
Niye yazdık bu yazıyı?
Etraf çukurlarla dolu da...