Babalarının günahı...

TELEVİZYONU açtık, bir kadın, bir erkek; kadın gazeteci ve televizyonda söyleşi yapan Balçiçek Pamir, erkeği ise tanımıyoruz. Lakin anlatılanlar bize yabancı değil, nedense televizyonlar konuşanın kim olduğunu yazmazlar, ya da çok az yazarlar. “Ömer Gürcan” diye yazılınca, söylediklerini yan yana getirince anladık: “Süvari Binbaşı Fethi Gürcan’ın oğlu...”
*   *   *
KİM Fethi Gürcan?
Tanıtmamız lazım...
“27 Mayıs” askeri müdahalesinden sonra 1960’lı yılların başında iki darbe teşebbüsü oldu: “22 Şubat ve 20-21 Mayıs”. Her ikisinin de başında da Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir vardı, darbede yardımcılarından biri de Süvari Binbaşı Fethi Gürcan...
Başbakan İsmet Paşa “tarihi kişiliğiyle” güvence verdi; çünkü ellerinde silah, “Harbiyeli” sokaktaydı. Kan dökülmezse, darbenin başındakiler emekliye sevk edilecek, haklarında soruşturma açılmayacaktı. İsmet Paşa’nın “Harbiyeli” öğrenciler için koyduğu teşhis de şuydu:
“Aldatılmışlar!”
Harbiyeliler ertesi gün Atatürk anıtına çelenk koydular:
“Harbiyeli aldanmaz!”
*   *   *
HER gün bir dedikodu çıkıyordu; emekli olan Talat Aydemir ve arkadaşlarının bir şeyler yapacakları belliydi.
Yaptılar da... “Harbiyeliler” ayaklanıp sokağa çıktılar, başlarında eski komutanları Talat Aydemir vardı; lakin artık İsmet Paşa da garanti veremezdi. “Harbiyeliler” okuldan çıkarıldılar, Talat Aydemir ve arkadaşları sıkıyönetim mahkemesinde yargılandılar, sonunda Talat Aydemir ile Fethi Gürcan idam edildiler.
***
İŞTE, televizyondaki Ömer Gürcan, idam edilen Fethi Gürcan’ın o tarihte 15 yaşındaki oğluydu.
*   *   *
SONRAAAAA...
Ömer Gürcan, ortaokulu bitirince Kuleli Askeri Lisesine girmek ister, almazlar, ama onun gönlünde, babasının üniforması vardır. Liseyi bitirir, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni kazanır, Milli Savunma Bakanlığı hesabına okumak için başvurur, önce ses çıkmaz, bir süre sonra kabul edilmediği bildirilir.
Bu sırada telefon çaldı, sonrasını kaçırdık.
Adam idam edilen Fethi Gürcan’ın oğlu olduğu için Milli Savunma Bakanlığı hesabına okuması istenmiyordu...
*   *   *
HEMEN aklımıza emekli büyükelçi Zeki Kuneralp geldi. Onun da babası gazeteci Ali Kemal’di. Milli Mücadele karşıtı yazılarından dolayı yargılanmak üzere berberden kaçırılmış, İzmit’e götürülmüş, Nurettin Paşa denilen bir kumandanın dirayetsizliği ve belki de teşvikiyle linç ettirilmişti. Atatürk’ün ve İnönü’nün bunu asla kabul etmedikleri anlatılır.
*   *   *
ZEKİ Kuneralp, 1941 yılında üniversiteyi yurtdışında bitirdikten sonra, aynı yıl Dışişleri Bakanlığı meslek memuru sınavına girdi, kazandı. Lakin, “Hariciye”nin kazanı kaynıyordu:
“Bir vatan haininin oğlunu Dışişleri Bakanlığı’na kabul etmek ne kadar doğru idi?”
Kimse ne yapacağını bilemediği için konuyu Cumhurbaşkanı İnönü’ye arz ettiler, İsmet Paşa’nın tepkisi tam kendisine layıktı:
“Bunda ne var, anlamıyorum, niçin girmesin?”
*   *   *
HAYIR, hikâye bu kadar değil, devamı var, Zeki Kuneralp anlatır:
“Seneler geçti, 1963 yılının kasım ayında Ankara’da idim. Bern Büyükelçiliği’nden, Londra Büyükelçiliği’ne nakledildim. Usul gereğince, o tarihte Başbakan olan İnönü’nün huzuruna çıktım, mülakatın sonunda özel maruzatta bulunacağımı söyleyerek, ‘Paşam size bir şükran borcum vardır, bugüne kadar ödeyemedim, müsaadenizle şimdi yapayım’ dedim ve 23 sene evvel Hariciye’ye müracaat ettiğim vakit, hakkımda beliren tereddütleri ve bunların nasıl kalktığını anlatmaya başladım. İnönü sözümü kesti:
- Biliyorum evladım, biliyorum, teşekkür ederim, dedi.
Hayret ettim, olayı hatırlamasını beklemiyordum. Hem de teşekkür ediyordu. Şaşırdım, bir şey kekeleyip odadan çıktım.”
*   *   *
BAZEN yazarız ya!
O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler, deriz ya!
Bir daha dönmemecesine...
Şimdi önümüze, geleceğe bakalım.
Kim bilir kaç insanın siciline “Babasının adı Ergenekon’da geçer!” kaydı düş- müştür.

DİĞER YENİ YAZILAR