‘Bak Ben Sana Anlatayım!’

Güngör Uras’ın eline sağlık, iyi ki yazmış...Diyeceksiniz ne yazmış? Arka kapakta anlatıyorlar:
“Devlet kurumları ve özel sektördeki çalışma yaşamına ait anılarını dile getiriyor. Çoğu zaman mizahi ve gülümseyici bir dil tutturan usta, yazar, Süleyman Demirel’den/Turgut Özal’a patron damatlarından devaülasyon hikayelerine, işbitirici sekreterlerden Henry Ford’la üç kez el sıkışmasına, CİA’nın ekonomik analizlerinden büyük sermayenin abartma huyuna açılan yelpazede pek çok ilginç olay ve anekdot aktarıyor.“
* * *
Çok da iyi yapıyor, o yazmasaydı, çoğu unutulup gidecekti, oysa “Bak Ben Sana Anlatayım”ı okuyunca kimin ne olduğunu tanıyacaksınız, “vay canına!” dedikleriniz de olacak, katıla katıla güldükleriniz de, hatta Uras’ın yazdıklarına, eski zamanlara, eski İstanbul’a dönük bir anma olarak da bakılabilir.
* * *
“Bak Ben Sana Anlatayım!” lafı nereden geliyor?
Güngör Uras’ın gözlemlerinden, belki de hepimizin özellikle gazete yazarlarının başına musallat olanlardan...
Adam sanayici, yanına bir emekli yanaşır:
“Tabii batarsın, gelip danışsana... Bak ben sana anlatayım!”
Üç gazeteci bir araya gelmiş, satışların düştüğünü ne yapmaları gerektiğini konuşuyorlar, yanlarına bir müteahhit yanaşıyor:
“Siz bu işi bilmiyorsunuz, gel bana sor, tirajın nasıl artacağını bilmiyorsun. Bak ben sana anlatayım!”
Herifi görse mertek sanacak kadın, üniversite hocalarına çıkışır: “Üniversite nasıl düzeltilir, bak, ben sana anlatayım!”
Hani, Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” vardır ya, bunlar da “Kokteyl manzaraları”dır, işte Güngör Uras gözlemlerini bunun için “Bak, Ben Sana Anlatayım” başlığı altında toplamış, o kadar dikkatli ve vurucu gözlemler ki!(x)
* * *
Lakin, Güngör Uras dinleye dinleye, kendisi de “Bak bana sana anlatayım”cı olmuş.
Bir gün, bir gazeteci “ağabeyine” nasıl yazı yazması gerektiğini anlatmağa kalkmış, cümlenin sonunu “Bak ben sana anlatayım!”la bitirmiş...
Sonra ne olmuş?
Onu da anlatıyor:
“Agabeyim, Aman dikkat et... Çizmeden yukarı çıkma. Sen otuz yıldır her gün yazı yazdın mı ki bana mesleğimi anlatmaya kalkıyorsun, deyince, aklım başıma geldi.”
* * *
Peki, kimmiş, bu gazeteci ağabeyi?
Onun “Her gün okuyucuları ilgilendirecek cazip konuları bulup, onları okuyucuların hoşuna gidecek bir şekilde yazıya dökmede bir tanedir” dediği gazeteci yazar kim?
Biz, adımız gibi biliyoruz ama, Güngör Uras’ın izni olmadan açıklayamayız.
* * *
Neyse, “o gazeteci ağabeyi” böyle dedikten sonra Güngör Uras ne yapmış?
Başını iki elinin arasına alıp şöyle demiş:
“İyi de, Acaba diğer bak ben sana anlatayımcılara aynı tepkiyi başkaları acaba neden göstermiyor?
Baksanıza politikacılar bankacılar, sanayiciler neler yapacaklarını anlatıyor.
Sanayicilerimiz, tüccarlarımız devlet adamlarına memleketin nasıl yönetileceğini anlatıyor.
Bazı sütun yazarlarımız, bazı gazetecilerimiz ülkenin nasıl yönetileceğini, ekonominin nasıl nasıl düzeleceğini, devlet adamlarına dış politikanın askeri politikanın nasıl olması gerektiğini hariciyecilere, askerlere anlatıyor.
Karım kime selam verip kime selam vermeyeceğimi bana anlatıyor.
Kızım ne giyip ne yiyeceğimi anlatıyor.
Peki iyi de, ben kime ne anlatacağım? Sözle anlatmaya kalksam beni dinleyen yok. Baktım ki, beni kimse dinlemiyor. Ben de yazmaya başladım.
Yazıyorum. Yazıyorum. Aklımın erdiği ermediği her konuda anlatıyor anlatıyorum.”
* * *
Yaz sevgili Güngör Uras yaz, senin yazıların ilaç gibi geliyor, yaz ki hastalığımızı ve tedavisini bilelim.
Bir de nerede yemek yenemeyeceğini, ya da yenilebileceğini, de “Ali Rıza Kardüz’”den öğrenebilsek.
————-
(x) Doğan Kitap