Basiretin basireti...

Otobüs gece 21’e doğru Antalya’dan hareket etti...
Yolcuların çoğu tatilden dönüyordu.
Güzel bir akşam iniyordu geride kalan Akdeniz’in üzerine...
Kimi tatilde geçen günleri anlatıyor, kimi çevreyi seyrediyor, kimi de başını arkaya atmış koltukta kestiriyordu.
Tam bir otobüs yolculuğuydu, keyifli, sessiz, sakin...
Ta ki, bir saat sonra herkes bir narayla ayağa fırlayıncaya kadar:
“Ulan ben gavat mıyım, pezevenk miyim, niye öpüşüyorsunuz?”
Herkes fırladı yerinden...
On dokuz numaralı koltukta oturan uzun boylu, kıvırcık saçlı bir genç ayağa kalkmış, yanında oturanın üzerine abanarak bitişik koltuktaki genç kadınla erkeğe bağırıyordu:
“Ulan ben gavat mıyım, niye öpüşüyorsunuz?”
Herkes şaşırmıştı, ama üzerine hücum edilen erkek daha da şaşırmıştı.
Önce kendisini savundu:
“Terbiyeni takın, bu kadın benim karım. Otobüste öpüşülmeyeceğini biz senden iyi biliriz. Karımın uykusu gelmiş, başını omzuma dayadı, biraz kestiriyordu.”
“Hayır, siz öpüşüyordunuz, ben buna gelemem, ben buna dayanamam, ben gavat mıyım? Ben namusuma düşkünüm.”
Durmadan bağırıyor ve edepsizleşiyordu.
İlk şaşkınlığı atlatan koca yerinden fırladı, bağıranın üzerine yürüdü.
Hemen araya girdiler, bırakmadılar, yerine oturttular.
Ama ikisinin de hırsı geçmemişti.
Biri, “Ben gavat mıyım lan?” diye bağırınca genç koca yerinden fırlıyordu:
“Kendine gel, seni ayağımın altına alırım, o benim karım...”
Yolcular araya giriyorlardı:
“Yahu oturun yerinize, şoförün dikkatini dağıtıyorsunuz, sizin yüzünüzden kaza yapacak... Elli kişinin hayatı var burada...”
Genç koca hırsından kendisini yiyordu, toplum içindeki mahcubiyet duygusundan kahroluyordu.
Artık bu otobüste duramazdı, inecekti.
Otobüs Bucak’a gelince karısını alıp aşağı indi.
Otobüs şoförü aklı başında biriydi, karı kocaya adeta yalvarıyordu:
“Gelin, binin otobüse, sizi ön sıraya hemen yanıma alacağım. Gecenin bu saatinde burada ne kalacak bir yer, ne de vasıta bulursunuz.”
Ama adamın siniri bozulmuştu, otobüse binmek istemiyordu.
Otobüs yolcularından birkaçı, “Ben gavat mıyım?” diyenden yana çıkmıştı:
“Canım çocuk haklı, kim bilir belki de öpüşüyorlardı... Şimdi de nazlanıp bizi yoldan alıkoyuyorlar.”
Sonunda şoför, karı kocayı ikna etti ve otobüse binip en ön sıraya oturdular.
Bir süre sonra otobüs Burdur’a geldi, durdu, ortalığı birbirine katan genç indi.
Biraz sonra da yanında bir polisle geldi, genç karı kocayı gösterdi:
“Polis bey bunlar öpüşüyorlardı, ellerinde de seks kitabı vardı. Ona bakıp öpüşüyorlardı.”
Hoppala bu da yeni çıkmıştı.
Şimdiye kadar seks kitabının hiç lafı yoktu.
Bu da neyin nesiydi?
Polis, önce karı kocadan kimlik kartlarını sordu. Onlar da evlenme cüzdanlarını uzattılar. Polis baktı, inceledi, sonra şikâyetçi, namus düşkünü gence döndü:
“Seks kitabı nerede?”
Seks kitabı dediği ünlü Stern dergisinin fotoğraf albümüydü. Dünyanın dört köşesinden çekilen fotoğraflar vardı. Kazalar, gösteriler, açlar, toklar ve Afrikalı yerli kadınlar...
“Namus düşkünü.” Afrikalı yarı çıplak kadınların fotoğraflarından, albümün seks kitabı olduğunu sanmıştı.
Polis albümü inceledikten sonra “Namus düşkünü”ne döndü:
“Sen kimsin bakalım, kimliğin var mı?”
Nüfus kağıdını uzattı, o da.
Polis baktı:
“Peki, ne iş yapıyorsun?”
“Şimdilik boştayım abi! Bunların hali kanıma dokundu. Biz böyle şeye gelemeyiz. Namusa düşkünüz.”
“Peki anladık, sen şu çantanı aç bakalım!”
Namus düşkünü çantayı iyice yakaladı:
“Çantada bir şey yok abi!”
“Aç bakayım aç! Aç da görelim!”
Çanta açıldı, içi Amerikan sigarası doluydu:
“Bunlar ne?”
“Ne yapalım abi, satıp geçiniyoruz işte!”
Polis, namus düşkününü yakaladığı gibi aşağı attı:
“Yürü bakalım şimdi! Sen elin namuslu karı kocasıyla uğraşacağına şu sigaraların hesabını ver bakalım...”
“Namus düşkünü” durup dururken başına belayı almıştı.
Kendi ayağıyla, kazdığı kuyuya düştü.
Otobüs kalktı, yorumlar başladı.
33 yıldan beri...
(22 Temmuz 1980)