Bazı gerçekler, bazı laflar...

HİÇBİR şey, gerçeğin kendisinden daha gerçek değildir, diye bir laf vardır.
İşsizlik üzerine çeşitli sayılar, oranlar, karşılaştırmalar var, lakin hiçbiri Zonguldak’taki görüntü kadar gerçek olamaz...
Kömür madeninde çalışmak için 3000 işçi alınacak. Öyle vasıflı, deneyimli işçi değil, ne öğrenim, ne diploma, ne bonservis...
* * *
YETER ki!
Evet, yeter ki ne yapsın?
Maden direklerini sırtlayıp taşısın, kürekle kömür atsın, kazmayla kömür çıkarsın, yedi kat yerin altından...
3000 işçi alınacak, 37 bin başvuru var, bin kadarı da üniversite mezunu...
İlk elemeyi 20 bin kişi geçiyor, yani iyi direk taşıyor, kürek ve kazma kullanıyorlar.
3000 işçi alınacak, 20 bin aday var.
Ne yapıyorlar, hepsine birer numara veriyorlar. Sonra, Milli Piyango’da, Sayısal Loto’da kullanılana benzer bir alet var; pinpon toplarına 3000 numara yazıp küreyi çeviriyorlar, çıkan numarayı işe alıyorlar.
Diyelim (5) çıktı, Ali oğlu Hüseyin’in numarası da (5), kazandı, işe alındı.
Kendisi gelemeyip eşini kucağındaki çocukla gönderen de var.
İşte işsizlik bu, gerçeğin ta kendisi...
* * *
EVE geldik, haberlere zor yetiştik. “Star”da Uğur Dündar, ağlamaklı, perişan bir kadınla konuşuyor, teselliye çalışıyor, kadın diyor ki:
“Bana, senin başına gelen bu olayın haber değeri var, diyorlar!”
Ve soruyor:
“Peki insani değer yok mu?”
* * *
KADINCAĞIZ, Büyükada’da tecavüze uğrayan kadın; dava açılmış, suçlu yakalanmış... Suçlunun adı yok, merak eden de yok, ama kadının isminin baş harfleri, hangi TV dizisinde, hangi filmlerde oynadığı yazılı, sadece fotoğrafta yüzünü kapatmışlar, televizyoncu ağzıyla, buzlamışlar.
Kadıncağızın feryadı bundan.
Evet, bir kadına tecavüz etmenin haber değeri var, o kadının, insanın, değeri yok mu?
Kadının bütün künyesini açıklayıp yüzünü yarım yamalak saklamanın meslek ilkelerine uygunluğunu tartışacak varsa, buyursun...
* * *
SON on beş gün içinde üç laf tartışıldı...
Biri, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın...
Göstericilere karşı, pompalı tüfekle ateş edeni adeta mazur gösteriyordu:
“Eğer siz vatandaşın mağazasının camlarını indirirseniz, canına kastederseniz” diyor ve soruyordu:
“Sabır ama nereye kadar?”
* * *
YİNE Başbakan’dan bir söz:
“Tek millet dedik, tek bayrak dedik, tek vatan dedik, tek devlet dedik!” diyor ve devam ediyordu:
“Buna karşı çıkanın bu ülkede yeri yok!”
Yazan, çizen konuşan hiç kimse bu iki sözü savunmadı, hatta ikincisini “Ya sev, ya terk et!”e benzettiler.
Biz de...
* * *
TEPKİ uyandıran bir söz de Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’den geldi:
“Eğer Ege’de Rumlar olsaydı, Türkiye’nin birçok yerinde de Ermeniler olsaydı, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydik?”
Yani üstü kapalı olarak, mübadeleyi ve tehciri hoş gören bir üslup...
Bu da açık tepki gördü.
* * *
ACABA, aynı tepkiyi insanlar kapalı kapılar arkasında da gösteriyor mu?
İşte korkumuz bu...
Biz “6-7 Eylül” faciasını yaşarken, bugün kalkıp ahkâm kesenlere anneleri mama yediriyordu, belki doğmamışlardı bile...
* * *
BUNLAR tehlikeli konulardır, hem de çok tehlikeli...
Tartışılmasın mı?
Elbette tartışılmalı...
Yalnız “Gerçeği ben bilirim, benden başka kimse bilemez” edasıyla televizyonda ahkâm keserek değil.
Şair der ki:
“Hiç ummadığın keşfeder esrar-ı derunun
Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?”