Bir doping eksik...

Doğrusu, sapla samanın harman olduğu şu günlerde onu çok aradık, şikenin, teşvikin her gün anıldığı ortamda “doping”e yer yok mu?
Bereket versin Prof. Dr. Turgay Atasü, Prof. Dr. Bülent Bayraktar ile Yard. Doç. Dr. İlker Yücesir’in editörlüklerini yaptıkları kitap ortaya çıktı da...(x)
Önce “doping”in genel tanımını yapmak gerekiyor:
“Doping yasaklanan ilaç veya yöntemlerin sporda performansın arttırılması amacıyla kullanılmasıdır. Dopingde, yasaklanan bir madde veya yöntemin kullanılması veya bir atletin vücudundan alınan örnekte yasaklanan bir maddenin bulunması söz konusudur. Bazı maddeler ve yöntemler, sporda performansı arttırma potansiyeli olduğu ve atletlerin sağlığı için risk oluşturduğu veya yöntemlerin kullanımını maskeleyen diğer maddeler de yasaklanmıştır. Dopingi yasaklayan diğer kuralların ihlali de doping olarak sayılır.”
* * *
Sporda “doping” çok daha eskilere gider milattan çok önce, Antik Yunan’da atletlerin özel diyetler ve uyarıcı iksirler içtiği bilinmektedir.
Yaşadığımız çağa gelince “amfetamin” kaynaklı üç ölüm vardır. Kurbanlardan ikisi 1960’lı yıllarda da ölmüştür, Danimarkalı Knut Enemark ile İngiliz Tom Simson’dur, ikisi de bisikletçidir, güç almak, yarış kazanmak için doping yapmışlardır, ilaç kullanmışlardır. Üçüncüsü de Fransız futbolcu Jean-Louis Adri’dir.
Şimdi uluslararası kuruluşlar, her ülkenin sorumluları “doping”i önlemek için uğraşmaktadırlar.
“Doping”li ilaç aldıkları için spor hayatı sönen, devam etse doğal hayatı bitecek olan nice sporcu vardır.
* * *
“Doping” azalıyor mu, çoğalıyor mu?
Maalesef, kitabın yazarları şunun altını çizmektedir:
“Son yıllarda özellikle Avrupa’nın önde gelen futbol ülkelerinde, ‘doping’ testi pozitif bulunan futbolcu sayısındaki artıştır. Bu artışta en çok rastlanan madde de nadrolone” metabolitleridir.
* * *
Türkiye’de durum nedir?
“Türkiye’de doping hakkında spor kamuoyunun hassasiyeti son yıllarda artmış olmakla birlikte ortalama bilgi düzeyi maalesef bu hassasiyetin gerisindedir. Konu daha çok popüler sporcuların ya da takımların adı dopingle anılınca dikkat çekmekte, saman alevi gibi parlayan olayların ardından bu konuda kalıcı çözüm öneri ve uygulamalarına pek sıra gelmemektedir.
Her alanda gelişim bilgi birikim ve deneyimden geçer. Tüm diğer alanlar gibi spor alanında da çağdaş uygarlık hedefinden şaşmaksızın gelişmek ve uluslararası rekabetin gerisinde kalmamak için sporun her alanı gibi dopingle mücadelede de çağdaş yaklaşım tercih edilmelidir. Bu anlamda ülkemizde kurulu bir dopingle mücadele laboratuarının hem prestij hem de ‘know-how’ denen bilgi birikimi ve deneyim gelişimi açısından önemi büyüktür. Bu düşünce paralelinde ülkemizde 1989 yılında Ankara’da Hacettepe Üniversitesi bünyesinde doping kontrol laboratuarı kurulmuştur. Kurucu başkan Prof. Dr. Atilla HINCAL’dır. Halen Türkiye Doping Kontrol Merkezi adıyla faaliyet gösteren bu laboratuar 2003 yılında IOC ve WADA tarafından tanınarak uluslararası kontrol yetkisine sahip 31 merkezden biri olmuştur. Bugün dünyada akredite 34 laboratuar vardır.”
* * *
Bir de destek besi maddeleri sorunu var...
Araştırma şunu saptamıştır:
“Destek besi maddeleri performansı arttırmaz, lüzumsuz kullanılmaktadır.
Kitap bize şunu anlattı, belki de iyi anlayamadık, ileride başımıza “şike davası” gibi bir sorun çıkmaz.
Şenes Erzik’in Federasyon Başkanlığı sırasında “dopingle mücadele kurulu” göreve başlamış.
Yani “doping” işinde deneyimsiz değiliz.