Bu da bizim üçler

Geçen gün eski üçleri yazmıştık. Bugün de bizim üçleri yazalım. Bildiğimiz kadar.
Selametle uğurladığımız Abdullah Gül’ü gıyaben İsmail Cem tanıştırmıştı. CHP’de olan İsmail Cem seçim sisteminin bir garabeti olarak Kayseri’den milletvekili seçilmişti.
“Milli bakiye” diyorlardı. Avrupa Konseyi toplantılarına birlikte gittikleri için yol arkadaşlığı yapıyorlardı. Bir kere sordum: “Nasıl, anlaşabiliyor musunuz?” Öyle bir övdü ki “daha önce niye tanışmadığına hayıflandı.”
Derken koalisyon kuruldu, sanıyorum Abdullah Gül Fazilet Partisi sözcüsü oldu. Derken hükümet kuruldu. Sanıyorum Necmettin Hoca’nın da Dışişleri Bakanı. Konu nereden açıldı bilmiyoruz ama Abdullah Gül’ün Avrupa’ya karşı olduğu yansıdı. Biz de yazdık, müthiş sinirlenmiş olacak ki “Ben öyle söz etmem” dedi. Biz de Fazilet Partisi sözcülüğü yaparken yaptığı konuşmanın tutanağını gösterdik, belli ki yanlışlıktan üzgündü.
Konu kapandı, bitti, cumhurbaşkanı oldu, ne biz açtık ne de o...
Aradan yıllar geçti zaten de fırsat yoktu ya, konu iyice kapandı gitti.
Abdullah Gül’ü tanımamız bu kadardı.
***
Tayyip Erdoğan ile nasıl tanıştığımızı anlatmıştık.
Abdi İpekçi için bir toplantıya Refah Partisi İl Başkanı olduğu için davet edilmişti. Kalabalık bir davette 3-4 kişi eşleriyle birlikte duruyorlardı, gittik “Hoş geldiniz” dedik, ne de olsa ev sahibiyiz. Sonra aylar geçti seçim yapıldı, Tayyip Erdoğan Belediye Başkanı oldu. Derken, sanıyorum Levazım Sitesi’nde bir yangın çıktı; iki kız yanarak öldü. Etrafta şarap şişeleri vardı söylentisi yayıldı. Biz de bir yazı yazdık, “Siz şarap şişelerini değil, yangın söndürmeye bakın” dedik. Çünkü itfaiyenin yeterli merdiveni yoktu.
Tayyip Erdoğan bu eleştirmelere kızmış olacak ki telefonla aradı. Belediyeye bir merdiven almanın güçlüklerinden bahsetti, sonra üslubunu ve sesinin şiddetini değiştirdi, telefonu kapattık.
***
Yine bir gün telefonla aradılar, Belediye Başkanı konuşacak dediler, telefonu açtık, karşımızda bir ses:
- “Abi, ben Belediye Başkanı Tayyip!” Anladım bir yanlışlık vardı, beni değil Hasan Cemal’i arıyordu. O konuşma da öyle bitti.
***
“Kanal 7” diğerlerine göre küçük bir televizyondu; o televizyonda bir doçent, yanında Ayşe diye bir hanım gazeteci söyleşiler yaparlardı.
İşte o doçent Ahmet Davutoğlu idi. Biz de televizyonda fırsat buldukça bu programı izlerdik. Bir gün baktık, ikisinin karşısında Şükrü Elekdağ. Sanıyorum bir su meselesi konuşuluyordu, Dicle mi, Fırat mı, bir akarsu meselesi konuşuluyordu. Hem Davutoğlu hem Ayşe Hanım hem Şükrü Elekdağ konu hakkında çok geniş bilgiler verdiler. Şükrü Elekdağ da dinliyordu. Bir ara laflarını bitirdiler ve Elekdağ’a sordular:
- “Böyle değil mi efendim?”
Anlaşılan söylediklerinin Şükrü Elekdağ tarafından da kabulünü bekliyorlardı. Oysa Elekdağ bu, şakası olmaz ki.
Kendisine “Bildiğiniz gibi” diyenlere, “Hayır, ben öyle bilmiyorum” deyiverdi.
***
Son Osmanlı Meclisi’nde, Akdeniz’de bir ticaret gemimiz batırılmış, bakan kürsüden cevap verirken “Zaten külüstür bir gemiydi” demeye getirmiş.
Muhalefet karşılık vermiş, “Ama batan Osmanlı devletinin bandırası idi.”
Bu aklımıza neyi getirdi biliyor musunuz?
Geçen gün İçişleri Bakanı Efkan Ala PKK heykeli için konuşurken gayet ilkel bir heykel olduğunu söyledi.
Ey Osmanlı Nazırı!
Ne kadar da benziyorsunuz, o bakan batan gemi için külüstür diyordu, siz de heykeli beğenmiyorsunuz.
Hemen hemen aynı tutum...