Bu memleketten çekip gitmek...

Belli ki bunalmıştı; haberler üst üste geliyordu... Şöyle bir sıraladı:
“Hrant Dink cinayetinde mahkeme delil yok diyor, savcı delil çok diyor, sanıklardan biri unutuluyor, beraat mi etti, hüküm mü giydi belli değil, yeniden yargılanacak, tren kazası dosyası zaman aşımından rafa kaldırılıyor, Şırnak Uludere’de 35 vatandaş öldürülüyor, niye belli değil? İstihbaratı kim almış, kararı kim vermiş, insanları kim bombalatmış, meçhul ya da biliniyor da söylenemiyor. Savcı MİT’in eski müsteşarı ile yeni müsteşarını sorguya çağırıyor, aynı gün İstanbul Emniyeti’nde iki polis şefi görevden alınıyor. Başbakan ‘dindar nesil’ yetiştirmenin peşinde, ‘dindar yetişmesinler de tinerci mi olsunlar?’ diyor. Biri Atatürk’ün gençliğe hitabesine takmış, aklınca başbakanına yaranacak...”
* * *
O söyledi, bizim de içimiz karardı, sanki bu memlekette yaşamıyorduk, ama her şey günübirlik olduğu için unutup gitmişiz...
* * *
Aklımıza “Servet-i Fünuncular”ın Yeni Zelanda’ya hicret hikâyesi geldi.
Çünkü onlar da, 1920’li yıllarda bunalmışlardı. Memleketten kaçıp gideceklerdi.
Nereye gidecekler, ne yapacaklar, nasıl geçinecekler, üstelik çoluk çocuğu da yanlarına alacaklar.
Göz doktoru Esat Paşa’nın konağında karar vermişler.
Kimler mi?
Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit, Mehmet Rauf gibi, o günün aydınları...
Önce nereye gidilecek?
* * *
“Eylül” yazarı Mehmet Rauf Bey, Tarabya’da demirli karakol gemisinin ikinci kaptanı, Tarabya’ya gelip demir atan elçilik gemilerinin kaptanlarıyla arkadaşlık yapıyor, bir gün İngiliz kaptana sorunu açıyor, acaba ne der diye...
* * *
İngiliz kaptan teşvik eder:
“Azizim, bugünlerde İngiltere’de de göç modası var, Yeni Zelanda’ya, oranın iklimi çok güzeldir, toprağı verimlidir, oraya yerleşir çalışır geçinirsiniz...”
Mehmet Rauf Bey çok sevinir, Londra’dan gelecek “Yeni Zelanda” broşürlerini beklemeye başlarlar.
Ama her geçen gün “hicret”in sıcak günleri soğumaya başlar.
Bir süre sonra da “Yeni Zelanda” işi yatar, herkes memlekette kalır.
* * *
Diyeceğimiz şu:
Buna “aydın sendromu” da diyebilirsiniz.
Bir süre coşkuyla ayaklanırlar, sonra dönüp yerlerine otururlar.
Biz burada doğduk, burada büyüdük, burada yaşlandık, bu topraklara borcumuzu ödeyemedik...
Bu memleket bizim...
Ona bunları anlattık, acaba bir faydası oldu mu?
Gelen haberler iyi, kızıp bağırıyor, küfrediyor ama “gideceğim buralardan!” lafını ağzına almıyormuş...