DELİKANLI!..

Başına öyle şeyler gelmiş, öyle şeyler duymuş ki, sanki otuz yıl önce yaşamış gibi...
Neyi yaşamış?
Bizim bir yazımızdaki “delikanlı”yı...
O delikanlı kızmış, bozulmuş, isyan ediyordu...
“Bu memlekette yaşanmaz!”
Ne yapmak lazım?
Çekip gitmek!
* * *
Akşam iş dönüşü Beşiktaş’a geldi, minibüs kuyruğuna girdi, ablası da kuyruktaydı, o da işten dönüyordu...
Ablasını çok severdi, acırdı...
Niye?
Çünkü onun “Bu memlekette yaşanmaz!” deme hakkı yoktu; evlenmiş, çoluk çocuk, kurulu düzen...
Oysa o, kendisi o kadar özgür ki, istese yarın çekip gider.
* * *
Bir süre sonra, şoför doldurmaya başladı.
Bir fren, bir gaz, balığı istifliyor.
Yanlarındaki bey, önde oturan kadının neredeyse kucağına düşecek, uyardı ve şoföre seslendi:
“Ne bu yahu, otobüs mü burası?”
“Ne yapalım, canı isteyen kalır, beğenmeyen iner!”
Bizim delikanlı da bu fırsatı hiç kaçırır mı, hemen o da lafa girdi:
“Ne demek bu! Canı isteyen kalsın, canı istemeyen insin... Burası babanızın çiftliği değil, kural var, ayakta yolcu taşıyamazsın!”
“Sana mı kalmış, sana ne?”
Sesin sahibini aradı buldu, ayaktakilerden biri:
“Ben şoförle konuşuyorum!”
“Ama bizim yüzümüzden konuşuyorsun, durakta beklemekten donduk, evimize gidiyoruz, binmeyip ne yapalım?”
Her kafadan bir ses çıkmaya başladı:
“Kendisi yer bulmuş, oturmuş, bir de laf ediyor!”
“Bunlar böyle olur zaten!”
“Çileyi biz çekeriz, bunlar konuşur!”
Şaşırdı kaldı. Güya onların hakkını koruyacaktı.
* * *
Birisi pencereden bakıp laf attı:
“Herife bak, Mercedes’e kurulmuş, tek başına gidiyor!”
Delikanlı, fırsat, bu da fırsat deyip lafa girdi:
“İşte siz, böyle şoförden yana çıkıp ayakta gitmeye razı olursanız, onlar da böyle arabalarına kurulurlar!”
Dedi ama, lafını da pek beğenmedi; acaba doğru mu söylemişti?
Tartışma sürüp giderken, şoför bir daha meydan okudu:
“İsteyen iner, isteyen kalır!”
Yanındaki bey kızdı:
“Eee amma uzattın haa, dur iniyoruz! Hadi hanım inelim!”
Bizimki de hemen ona katıldı, ablasına döndü:
“Hadi abla, biz de iniyoruz!”
O ablası var ya, o ablası, hem de kamu yönetimi okuyan ablası, ne dese beğenirsiniz:
“Amma uzattın, ben inmiyorum, sen in!”
* * *
Neee, sanki başından aşağı bir kazan kaynar su döküldü, ablası da ona ihanet ettikten sonra...
Yanındaki bey, hanım ve kendisi, Maslak’ta minibüsten indiler, yarım saat otobüs beklediler, bu arada da sohbeti koyulaştırdılar.
Otobüs geldi, bindiler, inince doğru karakola gittiler, minibüsün plakasını verdiler, şikâyetçi oldular.
Dışarı çıktılar, vedalaşırken minibüsteki “dava arkadaşı” kulağına eğildi:
“Okulunu bitir, kapağı dışarı atmaya bak, buraların tadı kaçtı!”
* * *
Eve geldi, baktı ablası çoktan soyunmuş, dökünmüş, oturuyor, çok kızdı:
“Ayıp ayıp, bu yaptığın ayıp! Güya kamu yöneticisi olacaksın, şoförle bir oldun, beni ortada bıraktın!”
Sonra ne mi oldu?
Önce kızdı, kafası attı, “Bu memlekette yaşanmaz, çekip gideceğim!” dedi...
İki gün geçti, diline bir laf takıldı:
“Ne yapalım, bu memleket bizim, eğrisiyle doğrusuyla...”