"Güle Güle"ye hiç yakışmayan!

"Güle Güle"ye hiç yakışmayan!


       HİÇBİR romancıya, hikayeciye, tiyatro yazarına, senariste "Roman öyle bitmemeliydi, perde böyle kapanmamalıydı, filmin sonu öyle gelmemeliydi" denilemez. Yazar, senarist öyle düşünmüş, öyle yazmıştır, öyle bitirmiştir, sorumluluk onundur.
       Yalnız okurların da, seyircilerin de, o eser hakkında görüşlerini belirtme hakları vardır.
       Bir oyuncu kadrosu düşünün, Yıldız Kenter, Metin Akpınar, Şükran Güngör, Eşref Kolçak, Zeki Alasya...
       Ve bu oyuncu kadrosu, bir adada, doğup büyüdükleri adada, altmış yaşlarını geride bırakmışlar, dostluğun arkadaşlığın, artık kitaplarda, romanlarda kalan güzelliğini oynuyor.
       Kimbilir, filmi seyreden kaç kişi, onlar gibi yaşamak için, büyük şehrin, insanı kahreden, insanı insanlığından çıkaran koşullarından kaçıp kurtulmayı hayal etmiştir.
       Hele emekliler, hele emekliler...
       Hele gençliklerinde filmdeki yaşama benzer yaşamı, kenarından köşesinden yaşamasalar bile görmüşlerse...
       Nasıl gözleri yaşarmaz, utanmasalar nasıl hüngür hüngür ağlamazlar...
       * * *
       ZEKİ Ökten'in yönetmenliğini yaptığı "Güle Güle" filminin insanda uyandırdığı duyguları anlatmak çok zor...
       Doğan Hızlan, "Mutlaka görün, yitirdiğimiz insanlık hücrelerini tazelemenizi sağlayacak bir şifa kaynağı" demiş...
       Sakıp Sabancı "Bu kadar güzel bir aşk için, bir değil, on banka soyardım" diye kestirip atmış...
       Yok yok, hemen "Adamın aklı fikri bankada, parada!" diye kestirip atmayın. Sakıp Ağa'nın günahı yok, o enfes filmde dostluk adına, aşk adına banka soyuluyor, o ne yapsın!
       İşte bizim aklımızın almadığı da bu, "Bu güzel filme, böyle saçma sapan banka soygunu yakışmış mı?" diye isyanımız bu...
       Arkadaşlarının, sevgilisine kavuşması için, o güzel insanların banka soymaktan başka yapacakları şey yok muydu?
       Hem de ne banka soygunu, altmışar yaşlarında üç adam, bir kadın, 60 model külüstür bir araba, ellerinde çakar almazlar, yüzlerinde karnaval maskeleri, banka soyuyorlar, yakalanmıyorlar ve sonra çaldıkları parayla, arkadaşlarını sevgilisine Küba'ya yolluyorlar.
       * * *
     "OLMAZ mı?" diyeceksiniz, belki olur, niye olmasın, ama biz bu filme yakıştıramadık hepsi o kadar...
       Tıpkı nadide ve antika bir oturağı, vazo niyetine yemek masasının üzerine koyup, içerisine çiçek doldurmak gibi...
       * * *
       PEKİ, 43 bin doları, banka soymasalar nasıl bulacaklardı?
       Mesela, adadaki Rum madam, onları, kilisenin bahçesindeki define küpünü gösterebilirdi.
       Bunu beğenmediyseniz çözüm çok, mesela Rum madam, çok değerli bir ikona'yı onlara "satın!" diye verebilirdi.
       Mesela, mesela, mesela...
       * * *
       DİYECEKSİNİZ ki, sen senaryo yazarsan, filmi öyle bitirirsin...
       Haklısınız ama, bu da bizim eleştirimiz...
       O güzel insanların, o tertemiz insanların eline silah verip, banka soydurmaktan başka çözüm yok muydu?
       Biz bu filme yakıştıramadık!
       * * *
       VE ufak bir not: Rolün küçüğü yoktur, derler; bu filmde oynayan Haluk Bilginer, Nilüfer Açıkalın, Güler Ökten bunu ispatlıyorlar.



Yazara E-Posta: h.pulur@milliyet.com.tr